Ceren Avşar’ın Ses, Gövde, Zihin Kitabı Üzerine 

Cengizhan Genç

Bu yazı ilk kez bu internet sitesinde (buzdokuz.com) yayımlanmaktadır. Alıntılarda kaynak göstermek için bu sayfanın bağlantısı kullanılmalıdır. Bu köşe için eposta: buzdokuzkritik@gmail.com

“Süreklilik imgelerinin herhangi birini yakından incelemek yeterlidir;
her zaman süreksiz olanın çizgilerini görürüz.”
Gaston Bachelard

Kitabın PDF linki: sesgovdezihin.pdf

Soyut olanı somutlaştırmak için kullanılan “metafor” kavramı şiirde eğretileme/istiareye denk düşmektedir. Klişe olan şeyi metaforlarla harmanlayarak yeni olana kapı aralamak mümkündür. Fakat bunun için “metafor” kavramının ne olduğunun doğru bir şekilde anlaşılması gerekir. Metaforlar doğru şekilde kurulmadığı takdirde zihindeki karşılıkları da çarpık bir biçimde şekillenecek ve şiiri denge tahtası üzerinde sabit durmaya zorlayacaktır. Bu durumun sonucu bellidir esasında: yıkılmak. Şiire olduğu kadar şaire de zaman içinde zarar verme ihtimali taşımaktadır bu durum. Dengesiz bir zeminde sürekli dengenin peşinde koşmak yorucu olduğu kadar yıpratıcıdır da çünkü.

Şiirde “Metafor kullanımı kaçınılmaz olmakla birlikte, hangi metaforları kullandığımız da önem arz eder. Belirli söz figürleri, söz konusu iş için az çok bir verim sağlar; analojiler, düşüncenin yolunu düzleştirebilir ya da saptırabilir.” (Felski, R., Eleştirinin Sınırları, s. 89). Söz gelimi ağaçları mavi portakallara benzettiğimiz “ağaçlar mavi portakal bahçeleri kalbimin” şeklinde bir dize kursak buna kim karşı çıkabilir? Aslolan kurulan metaforların, yapılan benzetmelerin şiir özelinde nasıl bir etkisi/karşılığı olacağıdır. Kullanılan imgelerin, kurulan metaforların, yapılan benzetmelerin kendi içinde bir tutarlılık oluşturarak kendi ritimlerini taşıyabilmeleri önemlidir çünkü “bir ritim, bir özelliği sağlam bir şekilde düzenliyorsa, çoğu zaman bağlantılı başka özelliklerin de ortaya çıkmasını sağlayacaktır.” (Bachelard, G., Sürenin Diyalektiği, s. 142). Şiirde metaforun işlevi, süreklilik ve kopuş arasındaki ilişki, ritmin anlam üretimine katkısı ve şiirsel malzemenin dönüştürülme biçimi gibi meseleler modern şiirin temel tartışma alanları arasında yer alırlar. Müzikalite, akış, şiirin şiir tarihi ve yaşayan şiirle kurduğu bağ ve bağlantılar, poetik uzaydaki karşılığı, kompakt oluşu gibi kavramlar ritim ile zaman zaman doğrudan zaman zaman ise dolaylı olarak bağlantılar kurarlar.

Bu ayki yazımda Ceren Avşar’ın Upas Yayınları tarafından elektronik kitap olarak yayımlanan ve tek şiirden oluşan Ses, Gövde, Zihin isimli e-kitabını merkeze alacağım. Kitap açık kaynak olarak okura sunulmuştur. Yazının girişinde bağlantıyı paylaştım. Özellikle şiirde kullanılan metaforlar, sözcük seçimleri ve müzikaliteyi “Şiirin Başarılı Poetik Tercihleri”, “Şiirin Sorunlu Poetik Tercihleri” ve “Şiirin Poetik Potansiyeli ve Gerçekleşemeyen İmkânları” başlıkları altında inceleyeceğim.

Şiirin Başarılı Poetik Tercihleri

Ses, Gövde, Zihin ilk bakışta uzun bir şiir olarak görünse de aslında tek bir düşünce çekirdeği etrafında kuruluyor: Varlığın dünyada kapladığı yer. Ve günümüz şiirinde sıkça gördüğümüz parçalı yapı yerine tek bir merkezî imge etrafında gelişiyor.

Şiirin daha ilk sayfalarında ortaya çıkan “çok yer kaplama” fikri yalnızca fiziksel bir hacim meselesi olarak değil; sesin, zihnin, bedenin, hatıranın ve ölümün kapladığı metafizik alanı da içine alacak şekilde genişliyor. Ceren Avşar bu temel fikri şiirin sonuna kadar terk etmeyerek metnin dağınık görünmesine rağmen merkezini koruyor. Avşar; sesi, gövdeyi ve zihni birbirinden ayırarak değil, aynı varoluşsal yükün farklı görünüşleri olarak ele alıyor şiir boyunca. Bu sayede de şiir başlangıçta ortaya koyduğu çekirdek düşünceyi terk etmeyen bir yapıya kavuşuyor.

Özellikle şiirin tamamına yayılan soyut kavramların somut nesneler aracılığıyla düşünme eğilimi şiirin duygusunun ve öznenin yaşamakta olduğu duygunun anlaşılabilir ve ulaşılabilir bir noktaya çekilmesine olanak sağlıyor. Şiirde bilinç, ölüm, varlık ve zaman gibi kavramlar doğrudan teorik bir söylem içinde verilmeyip tuz, bezelye, kum, tohum, toprak, şelale, fare, kedi, masa, yetimhane, mezarlık, patrikhane, cami, katedral, kefen ve solucan gibi hayvanlar/nesneler aracılığıyla görünür hâle geliyor. Bu tercih şiirin düşünsel ağırlığını taşırken aynı zamanda şiirselliğini de korumasını sağlıyor. Bu sayede de şiirde nesneler ve hayvanlar üzerinden soyut kavramlarla kurulan bağ şiiri sadece bir fikir metni olmaktan kurtarıyor. Tuz, bezelye, kum, tohum, şelale, fare, kedi, mezar, kefen, solucan gibi maddi unsurlar şiirdeki düşünsel yükü taşıdıkları için şiir yalnızca felsefî bir metin olmaktan çıkarak şiirsel bir deneyime dönüşüyor. Özellikle fare ve kedi etrafında kurulan takip ilişkisi, içerideki ses ile dışarıdaki tehdidin birbirine karışması, öznenin kendi içine kaçışı gibi unsurlar şiirin imgesel gücünü artırıyor.

Ölüm kavramının romantik bir son ya da trajik bir felaket olarak ele alınmayıp daha çok biyolojik, maddi ve kaçınılmaz bir dönüşüm olarak görünmesi klişe olabilecek durumların önüne geçiyor. Solucanlar, mezar, çürüme, nefes ve beden arasındaki ilişki ölümün fiziksel boyutunu görünür kılarak “Ölüsü bile / ne çok yer kaplıyor” (s. 30) dizeleriyle şiirin merkezindeki metaforun ölümden sonra da sürmesini sağlıyor. Böylece şiirin temel problemi yalnızca yaşamla ilgili olmaktan çıkarak ölüm sonrasında da devam eden bir ontolojik soruya dönüşüyor.

Metnin bir başka güçlü yanını da biçimsel düzlemde görüyoruz. Şiirin sürekli bitmek istemesi ama bitememesi, öznenin sürekli bir son araması fakat o sona ulaşamaması, şiirin yapısına doğrudan yansıyor. Son sayfalarda öznenin noktayı koymak istemesi, yazının uzadığından şikâyet etmesi ve sonunda gerçekten yalnızca bir noktanın gelmesi şiirin bütününe yayılan sıkışmışlık hissini biçimsel olarak tamamlayarak biçim ve içerik birbirini destekleyen bir bütünlük oluşturuyor. Şiirin hep şimdiki zaman kipinde kalarak akmasıda enerjik biratmosfer sağlıyor.Şiirin “nokta / .” dizeleri ile bitmesi de öznenin zihin dünyasında oluşan “çıkışsızlık duygusu”nun biçimsel düzeyde de üretilerek şiirin yapısının bir parçası haline gelmesini sağlıyor.

Ayrıca şiirin dilinde yer yer görülen ironik kırılmalar da dikkat çekiyor. “Sudoku çözen mahkûm”, “Homo Ludens” göndermeleri, rüya tabirleri kitabında yorum bulamama gibi bölümler şiirin ağır varoluşçu atmosferini tekdüzelikten kurtararak şiire hafif bir kara mizah katıyor. Böylece şiirin tamamen karanlık bir tona teslim olması engelleniyor.

Şiirin Sorunlu Poetik Tercihleri

Şiirin en problemli tercihi, imgesel ilerleyiş ile açıklayıcı söylem arasında kurduğu dengesizlik. İlk bölümlerde imge düşünceyi taşırken, ilerleyen bölümlerde düşünce imgelerin önüne geçmeye başlıyor. Avşar’ın şiirin ima ederek söyleyebileceği pek çok şeyi doğrudan ifade etmeyi tercih ettiğini görüyoruz. Bunun sonucu olarak şiir, bazı bölümlerde şiirsel yoğunluğunu kaybederek poetik bir deneme ya da düşünce notuna yaklaşıyor. Özellikle ölüm, gerçeklik, inanç ve varoluş üzerine getirilen kesin hükümler şiirin ilk bölümlerde kurduğu belirsizlik alanını daraltıyor.

Bir diğer sorunlu tercih ise şiirin genişlemeyi derinleşmeye tercih etmesi. Avşar eline geçen her imgesel ya da düşünsel olanağı yeni bir çağrışım alanına dönüştürmeye çalışıyor. Ancak bu yöntem her zaman şiirin lehine işlemez. Çünkü şiir, açtığı birçok yolu sonuna kadar takip etmeden yeni bir yola sapar. Fare-kedi ilişkisi, iğne deliği imgesi, mezar sahnesi ya da nefes metaforu gibi güçlü unsurlar daha fazla derinleştirilebilecekken şiir başka alanlara yöneliyor. Fare, kedi, iğne deliği, mezar, nefes, şelale gibi oldukça güçlü şiirsel imkânlar ortaya çıkarılmasına rağmen uzun süre işlenmeden yeni düşünsel alanlara geçiliyor. Avşar’ın şiir boyunca sürekli yeni bir çağrışım açma eğiliminde olması şiirin hareketli görünmesini sağlasa da bazı imgelerin tam anlamıyla derinleşmesini engelliyor. Burada e-kitabın tek bir uzun şiirden oluşuyor olması da önemli bir sorun yaratıyor aslında. Uzun şiirlerin temel başarısı yalnızca uzun olmaları değil, her yeni bölümde önceki bölümü dönüştürebilmelerinde yatmaktadır. Burada ise birçok bölüm aynı düşünce çevresinde dönüyor, herhangi bir dönüşüm ya da zihin atlayışı göremiyoruz. Yer kaplama, çıkışsızlık, ölüm, sıkışmışlık ve kimlik sorunu sürekli geri dönüyor ancak her geri dönüş yeni bir katman üretmeyi başaramıyor. Şiirin bazı bölümleri ilerleme hissi değil de tekrar hissi uyandırdığı için şiirin ritminin düşmesine yol açıyor.

Şiirin üçüncü problemli tercihi ise çağrışım alanını aşırı genişletmesi. Harikalar Diyarı, sudoku, Homo Ludens, peygamberler, kutsal kitaplar, ezan, rüya tabirleri gibi birçok unsur şiire dâhil ediliyor. Bunların her biri tek başına anlamlı olmalarına rağmen şiirin merkezî metaforuyla aynı yoğunlukta bütünleşemiyorlar. Bu nedenle şiirin bazı bölümlerinde çağrışım zenginliği bir avantaj olmaktan çıkıp dağınıklık hissi yaratmaya başlıyor. Şiir okura çok şey teklif ediyor; fakat bu tekliflerin tamamını aynı estetik düzeyde işleyemiyor.

Şiirin Poetik Potansiyeli ve Gerçekleşemeyen İmkânları

Bu şiirin en ilginç yanı, başarısının ve eksikliğinin aynı poetik tercihlerden doğması zannımca. Avşar’ın temel amacı belli ki dünyaya sığmayan bir varlık deneyimini dile getirmek. Bu nedenle şiir de tıpkı anlattığı şey gibi sürekli genişliyor, büyüyor ve yer kaplıyor. Ancak burada ortaya çıkan paradoks şu: Şiirin poetik ilkesi aynı zamanda şiirin temel zaafını da üretiyor. Şiir anlatmak istediği taşkınlığı kendi yapısında yeniden üretirken, zaman zaman kendi sınırlarını aşarak yoğunluğunu kaybediyor.

Oysa şiirin en güçlü anlarına baktığımızda bunların neredeyse tamamının imgelerin düşünceden daha etkin olduğu bölümlerde olduğunu görüyoruz. Fare ile kedi arasındaki belirsizlik, mezarın üstünde kalan ceset, solucanların bedeni tüketmesi, nefesle ölüm arasındaki ilişki ya da iğne deliğinden geçme arzusu şiirin unutulmaz sahnelerini oluşturuyor. Bu bölümlerde şiir açıklama yapmak yerine çeşitli görüntüler kurarak okuru düşünmeye zorluyor. Bu sebepten de şiirin en başarılı yerleri cevap verdiği değil, soru sorduğu bölümlerde ortaya çıkıyor. Belirsizlik korunduğunda şiir büyürken hüküm verdiğinde küçülüyor.

Şiirin merkezinde yer alan “çok yer kaplama” metaforu esasında son derece verimli bir alan sunuyor şaire. Bu metafor beden, bilinç, ölüm, mezar, din, hafıza ve evren gibi birçok alana uygulanabilecekken Avşar bu imkânı derinleştirmek yerine genişletmeyi tercih ediyor. Başka bir deyişle şiir aynı kuyuyu derinleştirmek yerine yeni kuyular açıyor. Bu nedenle de şiirin düşünsel zenginliğini hissederken aynı ölçüde bir yoğunluk hissedemiyoruz. Daha önce de değindiğim üzere metnin asıl gücü felsefî önermelerinde değil, bu önermeleri taşıyan şiirsel görüntülerinde yatıyor. Şiir en başarılı olduğu anlarda ölümü, zamanı, bedeni ya da inancı açıklamak yerine onları görünür kılıyor. Tam da bu nedenle Ses, Gövde, Zihin güçlü bir poetik sezgiye sahip olmakla birlikte, zaman zaman bu sezginin önüne geçen açıklama arzusu nedeniyle kendi imkânlarını tam olarak gerçekleştiremeyen bir şiir haline geliyor.

Son olarak şiirin son bölümleri daha sıkı bir kurguya kavuşturulabilirdi. Çünkü şiirin sonunda gelen nokta gerçekten güçlü bir fikir olarak karşımıza çıkıyor. Ama bu noktanın etkisi, öncesindeki bazı bölümlerin fazlalığı nedeniyle kısmen zayıflıyor.

Tüm bu sebeplere baktığımızda Ses, Gövde, Zihin için “başarısız bir şiir” demek doğru olmaz. Aksine güçlü bir metafora, dikkat çekici imgelere ve ciddi bir ontolojik meseleye sahip bir şiir. Merkezinde güçlü bir fikir taşıyor: Varlığın kendisi, görünmez olsa bile dünyada ölçüsüz bir yer kaplar. Bu fikir şiirin başlangıcında ve ölüm bölümlerinde etkileyici bir biçimde görünüyor. Ne var ki sahip olduğu imgesel çekirdeği sürekli açıklama ve düşünce üretme isteğiyle genişlettiği için zaman zaman kendi enerjisini dağıtıyor. Sonuçta ortaya başarısız bir şiir değil; fakat potansiyeli gerçekleşmiş hâlinden daha büyük olan, güçlü çekirdeğine rağmen gereğinden fazla konuşan bir şiir çıkıyor.

Avşar, C. (2026). Ses, Gövde, Zihin. Upas. (e-kitap)

Bachelard, G. (2021). Sürenin Diyalektiği. Çev. Emine Sarıkartal. Ankara: Fol Kitap.

Felski, R. (2018). Eleştirinin Sınırları. Çev. Bahar Dervişcemaloğlu. İstanbul: Dergâh.