Gülsen Kıraç’ın “Aynı Taşla Yaralıyız” Şiiri Üzerine

Cengizhan Genç

Bu yazı ilk kez bu internet sitesinde (buzdokuz.com) yayımlanmaktadır. Alıntılarda kaynak göstermek için bu sayfanın bağlantısı kullanılmalıdır. Bu köşe için eposta: buzdokuzkritik@gmail.com

Şiir ve felsefe, çoğu zaman birbirinden ayrı disiplinler olarak konumlandırılsa da her ikisi de insanın dünyayla, kendisiyle ve varlıkla kurduğu ilişkiyi anlamlandırma çabasının farklı biçimlerini temsil etmektedir.

‘Felsefe’ kavramını ilk kez İÖ. 6. yüzyılda Pythagoras…” (Sarıalioğlu, s. 22) ortaya koyar. Yunanca philia (sevgi) ve sophia (bilgelik) kelimelerinden türeyen “bilgelik sevgisi” anlamına gelen felsefe; varlık, bilgi, değerler, nesneler, eşyalar anlam ve yaşam üzerine sistemli, akla dayalı, eleştirel ve derinlemesine düşünme etkinliğidir. Bu noktada felsefe ile şiirin yöntemsel ayrımına dikkat çeken Kenan Sarıalioğlu’nun saptaması yol göstericidir: “Şiir, nesnesine sezgi (intuition) ve duygu (sensation) ile yaklaşır ve kendini imgelerle (image) kurar. Diğer deyişle felsefe, bilinen kavramlar aracılığıyla bilinmeyen nesneyi ‘açıklama’ya çalışırken; şiir, özneyi sezgi ve duygu yoluyla nesneye/evrene ‘açar’. Felsefede ‘açıklama’nın epistemolojik niteliği ağır basarken, şiirde ‘açıklama’nın ontik/varlıksal niteliği ön plana çıkar.” (Sarıalioğlu, s. 13). Şiir, dili dönüştürerek imge ve çağrışımlar aracılığıyla felsefenin peşine düştüğü hakikati deneyimlenebilir kılmak için çabalamaktadır. Bu yönüyle şiir, yalnızca estetik bir ifade alanı değil, aynı zamanda düşüncenin sınırlarını zorlayan kendine özgü bir bilgi üretme biçimi olarak değerlendirilmelidir. Şiir, kavramların kesinliği karşısında imgenin çok anlamlılığıyla tekil bir anlamın değil, çoğul ve açımlanabilir anlamların peşine düşmektedir. Heidegger’in de dediği gibi “dil varlığın evidir”. Bu durum, şiiri yalnızca bir anlatım biçimi olmaktan çıkararak düşüncenin farklı eylemleri işlediği bir düzlem hâline getirir. Felsefe ile şiir arasındaki ilişki, özellikle varlık, zaman, ölüm, acı ve inanç gibi temel insan deneyimlerinin ifade edilmesinde daha da belirgin hâle gelmektedir. Felsefe bu kavramları açıklamaya, tanımlamaya ve temellendirmeye çalışırken; şiir, onları doğrudan yaşantının içinden, parçalı ve yoğun bir dil aracılığıyla hissettirir. Şiir, çoğu zaman –felsefe özelinde– felsefenin soyut düzlemde ele aldığı meseleleri somut bir deneyim alanına taşır.

E. Cansever’in özellikle “Umutsuzlar Parkı” kitabından itibaren sergilemiş olduğu felsefi-poetik yaklaşım da şiir ve felsefe ilişkisini anlamlandırabilmemiz açısından önemli bir noktada durmaktadır. Düşünür kimliğiyle öne çıkan şairlerin azlığını eleştiren Cansever, şiirin düşünsel bir etkinlik olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgular ve bu doğrultudaki çalışmaları önemser; nitekim “şairini bir düşünür olarak belirten çalışmalara önem veriyorum” ifadesi de bu yaklaşımın açık bir göstergesidir (Cansever, s. 216). Bu bakış, onun şiiri yalnızca duygusal bir alan olarak değil, düşüncenin kurucu bir unsuru olarak gördüğünü ortaya koyar. Cansever, şiirde duygunun egemenliğini sınırlandırarak düşünceyi de eşit bir düzleme taşımayı amaçlar; bu doğrultuda da “düşünceyi duygunun egemenliğinden kurtarmak, böylece duygu ile düşünceyi eşitleyerek bir ‘başka’ şiire yönelmek” isteğini dile getirir (Cansever, s. 398). Böylece şiirin, duygu ve düşüncenin dengelendiği özgün bir poetik alan sunduğunu savunur.

Şiir, yalnızca felsefi sorunları dile getiren bir araç değildir; aynı zamanda düşüncenin kendisini dönüştüren bir etkisi de vardır. Şiirsel söylem, alışılmış düşünme kalıplarını kırarak yeni kavrayış biçimlerinin önünü açar. Bu yönüyle şiir, felsefenin ulaşamadığı ya da henüz adlandıramadığı deneyim alanlarını görünür kılar. Dolayısıyla şiir ve felsefe arasındaki ilişki, birinin diğerine indirgenebileceği bir ilişki değil; karşılıklı etkileşim ve dönüşüm üzerinden ilerleyen dinamik bir ilişkidir.

Bu çerçevede şiir eleştirisi, yalnızca metnin estetik özelliklerini incelemekle sınırlı kalmamalı; aynı zamanda şiirin kurduğu düşünsel alanı, varlık ve deneyimle kurduğu ilişkiyi de dikkate almalıdır. Şiir, dili aracılığıyla yalnızca bir anlam iletmez; aynı zamanda bir düşünme biçimi önerir. Şiir eleştirisi, metni yalnızca “ne söylediği” üzerinden değil, “nasıl düşündüğü” ve “nasıl bir varlık tasavvuru kurduğu” üzerinden de ele almayı gerektirir.

Bu kuramsal çerçeve ışığında, Gülsen Kıraç’ın Buzdokuz dergisinin 26. sayısında yayımlanan “Aynı Taşla Yaralıyız” adlı şiirini incelemeye geçmeden önce, metni bütünlüğü içinde görmek faydalı olacaktır:

AYNI TAŞLA YARALIYIZ

zaafı bilgi ve sevgi olan’a

Fotik Zon (Işık Alan Bölge)

aynı taşla yaralıyız aynı yasla yakınız
evin hep tepede bir ağıtla tanırım evini
derini unutmuş ruh soyar derinini
maskeye bürünmüş gözünü çıkart ve gör
kafesin, boyunu alan bir dev bedenin

iyiyi ve kötüyü bırakıp
oyunu sürdür savaşmayı sürdür bırak
uçamayan kuşlardan beslersin sen
uçmayı bilmediğin için

Epipelajik Zon (Gün Işığı Bölgesi)

avuç avuç dualarla, gök dolusu göz yaşı ile
beni bir deniz boğdu hem tek elle
dağlardan su inercesine, memeden süt akarcasına
ilk önce gözler sonra rahim ölüyor bende
biri uzakta değil ama yeni ağaç yaprağı yakmış
havada bir koku
senin bıçağın büyülü, hazlar bahçesinde bir sadist

Mezopelajik Zon (Alacakaranlık Bölgesi)

göğsünde elmas kakmalı bir haç
yeninin ışığında eski günahları çıkartır
doğmadan asılı kalanlar anasının rahminde
yeniden doğurmak zorundadır en çok kendini
asanlar kendini ince bir halatla
bu dünyada en çok
kendi elleriyle doğanlar sınanır

Batipelajik Zon (Gece Yarısı Bölgesi)

çok kişinin canını almış bir bozuk tabanca
benim baltam hep mi taşa değer
taş ortada durur yarılmamak için
anlat durma şuradaki yüreğimi doldurana dek
ağabeyim silah almış dün kör köylü ağadan
sarı çizgilerin gerisinde bekler
sarma sigara ile dudaklarını yolar etlerini
korkumun içinde ecelci heves

Abisopelajik Zon (Cehennem Bölgesi)

taşmadı ocakta sütüm
kendi elleriyle doğanlar sınanır
zenya çiçekleri suladım durmadan, yol !
sen beni ne zaman terk etsen
evimin yandığını görürüm rüyamda
yüzün binbir çeşit maske açıldıkça açan
dağsız, rüzgârsız, ciğersiz
dullar kırmızı kuşak takmaz

Hedalpelajik Zon (Çukurlar)

tenekelerle yürüdün sokakları
sadece filmlerde ağlayan sen
hayatın el yapımı fabrikasyon değil
bir yer kanıyor bir yer ama neresi
sıcak sıcak akıyor kanarken
tanrı acı çekiyor bak
halkı ona yüz çevirdi diye

*Bölüm başlıkları, Okyanus Katmanları isimleridir.

Şimdi “Aynı Taşla Yaralıyız” şiirini “Katmanlı Anlam Kuruluşu”, “Tematik Derinlik” ve “İmgesel Dağınıklık” başlıkları altında inceleyeceğim.

1. Katmanlı Anlam Kuruluşu

Şiirin en güçlü yönlerinden biri, derin ve süreklilik taşıyan imge örgüsü. Şiir derinlere indikçe -güneş ışığının ulaştığı noktalar azaldıkça yani- karanlık bir atmosfere bürünüyor. Karanlığın tonu arttıkça doğru orantılı olarak şiddetin dozu da artıyor. “Taş”, “kafes”, “ağıt”, “göz yaşı”, “bıçak”, “rahim”, “tabanca”, “balta”, “maske” ve “kan” gibi serin anlamlı imgeler metin boyunca tekrar ederek bir içsel semantik alan oluşturuyor. Bu anlamsal tekrarlar yalnızca yineleme değil; her bağlamda yeni bir anlam kırılması da yaratarak şiiri besliyor. Özellikle “aynı taşla yaralıyız” dizesi tekrar etmese de anlamsal olarak devam ettiği için hem bireysel hem de kolektif travmayı taşıyan bir çekirdek metafor olarak işliyor şiirin bölümleri boyunca. “Taş”, hem yaralayan (şiddet), hem değişmeyen (kader), hem de yarılmayan (direnç/katılık) bir yapı kazanıyor. Benzer şekilde “rahim” imgesi de yaşamın ilk kıvılcımını taşımasının yanında, ölümün başladığı yer (“ilk önce gözler sonra rahim ölüyor bende”) olarak tersyüz ediliyor.

Bu tür imgeler şiiri yalnızca duygusal değil, aynı zamanda varoluşsal ve felsefi bir sorgulama alanına da taşıyor. “Aynı taşla yaralanmak”, tıpkı Sisifos’un aynı taşı sonsuza dek tepeye çıkarması gibi, insanın değiştiremediği kaderine/doğasına işaret eden evrensel bir metafor olarak da okunabilir. Özellikle “kendi elleriyle doğanlar sınanır” dizesinin farklı bölümlerde tekrarlanması da şiire hem ritmik hem de düşünsel/felsefi bir omurga kazandırıyor.

2. Tematik Derinlik (Okyanus Katmanları Metaforu)

Şiirin ikinci büyük gücü, yapısal olarak kurduğu metaforik sistemden geliyor. “Fotik Zon (Işık Alan Bölge)”, “Epipelajik Zon (Gün Işığı Bölgesi)”, “Mezopelajik Zon (Alacakaranlık Bölgesi)”, “Batipelajik Zon (Gece Yarısı Bölgesi)”, “Abisopelajik Zon (Cehennem Bölgesi) ve “Hedalpelajik Zon (Çukurlar)” olmak üzere altı bölümden oluşan şiir okyanus katmanlarını merkeze alarak insan ve doğa arasındaki derinlik üzerinden alışılmadık bağdaştırmalar kuruyor.

Bu yapı “yüzeyden derine doğru inişi”, “bilinçten bilinçdışına geçişi” ve “Işık → Karanlık → Basınç → Yokluk” hattını doğrudan şiirin içine yerleştiriyor. Her katmanla birlikte de imgeler sertleşerek dili daha kırılgan ve parçalı bir hale getiriyor.

Üst katmanlarda (Fotik, Epipelajik) daha tanınabilir imgeler ve ilişkiler varken (“ev”, “iyi”, “kötü”, “dua”, “su”, “ağaç”, “bahçe” gibi) alt katmanlarda (Mezopelajik, Batipelajik, Abisopelajik, Hedalpelajik) dilin daha halüsinatif ve parçalı bir karakter (“elmas kakmalı haç”, “bir bozuk tabanca”, “ecelci heves”) kazandığını görüyoruz. Bu da şiiri sadece tematik değil, deneyimsel olarak da derinleştiriyor. Okur, şiiri “okumak”tan çok katman katman batarak öznenin geçirmekte olduğu aydınlıktan → karanlığa giden dönüşüme birinci elden tanık oluyor.

Başlarda karşısındakini tanıyan bir yerde konumlanan “özne “(“evin hep tepede bir ağıtla tanırım evini”) katmanlar derinleştikçe endişeyle birlikte bir kayıp yaşamaya başlıyor: “zenya çiçeklerini suladım durmadan, yol!”. Güzel olan tahribata uğruyor, toplumun tabuları şiirde kendini gösteriyor: “dullar kırmızı kuşak takmaz”. Her katmanla birlikte özne hem öz-eleştirisini hem de toplumsal eleştirisini dile getiriyor. Bu da imgelerin derinleşerek şiirin kendi içinde klişe anlatıma düşmeden büyümesine katkı sağlıyor.

3. İmgesel Dağınıklık

Şiirin en belirgin zayıf yönü, bazı bölümlerde imge yoğunluğunun anlamı taşıyamayacak kadar sıkışması. Özellikle “kafesin, boyunu alan bir dev bedenin”, “senin bıçağın büyülü, hazlar bahçesinde bir sadist” ve “dağsız, rüzgârsız, ciğersiz” gibi dizelerde imgeler güçlü olmasına rağmen aradaki ilişki net kurulmadığı için okurda anlam yerine bulanıklık, etki yerine kopuş yaratma ihtimali taşıyor. Bu durumun şiirin genelindeki güçlü imgesel örgüyü zaman zaman zayıflattığını görüyoruz çünkü her imge kendi ağırlığını taşısa da aralarındaki bağ her zaman eşit güçte olmadığı için şiirde anlamsal kopmalar yaşanabiliyor. Bazı dizelerde söyleyiş düzeyi oldukça yüksekken (“beni bir deniz boğdu hem de tek elle”) hemen ardından gelen dizenin daha “ham” kalması (“dağlardan su inercesine, memeden süt akarcasına”) ritmik ve estetik bir dengesizlik yaratıyor. Güçlü bir metaforun ardından daha düz ya da açıklayıcı bir ifade geldiğinde, şiirin kurduğu gerilim düşebiliyor.

Kelime kullanımı noktasında da imge aynı kelime etrafında örüldüğü için ritmik zayıflıklar ortaya çıkabiliyor. Özellikle “Mezopelajik Zon (Alacakaranlık Bölgesi” başlıklı kısımda “kendi” kelimesinin çok sık kullanılması bölüm içindeki ivmeyi düşürerek okurun “gri” bir alan üzerinden ilerlemesine sebep oluyor.

Bu bölümde ‘kendi’ vurgusunun bu denli baskın olmasını –belki de– şairin bilinçli bir tercihi olarak da okuyabiliriz; zira alacakaranlık bölgesi, dış dünyanın silinip benliğin yankı odasına dönüştüğü bir bilinç düzeyini imler. Ancak bu tercih, şiirsel ritmi yavaşlatma pahasına işlemekte olup şiirin özgürlük alanını kısıtlamaktadır.

Sonuç olarak, “Aynı Taşla Yaralıyız” şiirinin felsefi düzlemde yalnızca temalar sunan bir şiir değil; düşüncenin kendisini şiirin içine yerleştiren, okuru da bu düşünsel gerilimin parçası hâline getiren bir metin olarak belirginleştiğini söyleyebiliriz. Şiirin varoluş, etik ve metafizik eksenlerinde kurduğu yapı, insanın dünyadaki konumunu sabitlemek yerine onu sürekli yerinden eden bir hareket üretiyor. Bu hareketin merkezinde ise, kendi kendini kurmak zorunda kalan, fakat bu kurulum sürecinde sürekli yaralanan özne yer alıyor: “sen beni ne zaman terk etsen evimin yandığını görürüm rüyamda”.

Öznenin “kendi elleriyle doğması”, özgürlüğün bir imkân olmaktan çok bir yük hâline geldiğini gösterirken; bu özgürlüğün doğurduğu acı, bireysel sınırları aşarak kolektif bir dolaşıma giriyor. “Aynı taş” imgesi bu noktada yalnızca ortak bir yaralanmayı değil, aynı zamanda insanın hem kurban hem fail olabildiği karmaşık bir etik yapıyı açığa çıkarıyor. Bu yapı içinde iyi ve kötü gibi klasik kategoriler çözülürken yerlerini, belirsizlikle örülü bir sorumluluk alanı alıyor.

Metafizik düzlemde ise şiir, tanrıyı aşkın bir düzen kurucu olmaktan çıkarıp kırılgan bir varlık hâline getirerek inancın dayandığı zemini sarsıyor. Şiirde tanrının acı çekmesi (“tanrı acı çekiyor bak / halkı ona yüz çevirdi diye”) aslında insanın kendi anlam sistemlerinin çöküşüne tanıklık etmesiyle ilgili olarak karşımıza çıkıyor. Bu çöküş, nihilist bir boşluk üretmekten çok, anlamın artık dışsal bir otoriteden değil, insanın kendi deneyiminden türemek zorunda olduğunu ima ediyor. Şiirde metafizik yıkıma değil bir dönüşüme işaret ediyor.[i]

Kıraç’ın şiiri esasında tüm bu yönleriyle ele alındığında belirli bir felsefi sonuca ulaşmayı hedeflemiyor; daha çok okyanus katmanları üzerinden insan ile alışılmadık bir bağdaştırma kurarak insanın varoluşunu çevreleyen temel soruları yoğunlaştırarak yeniden üretiyor. Okuru rahatlatan bir açıklama sunmak yerine, onu düşünmeye zorlayan, hatta düşüncenin sınırlarında dolaştıran bir yapı kuruyor. Bölgeler arasında aşağıya doğru ilerledikçe şiir yalnızca bir ifade biçimi değil; varoluşun, acının ve inancın yeniden düşünülmesini zorunlu kılan bir felsefi alan olarak işlev görüyor.


[i]“Aynı Taşla Yaralıyız” şiiri Buzdokuz Dergisinin 26. Sayısında yayımlanmış olup alıntılarda imla olduğu gibi korunmuştur.

Sarıalioğlu, K. (2020). Homeros’tan Nâzım’a Şiir ve Felsefe. Ankara: Fol Kitap.

Cansever, E. (2020). Şiiri Şiirle Ölçmek – Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar. (Gen. 4. Baskı) Haz. Devrim Dirlikyapan. İstanbul: Yapı Kredi.

Bir yanıt yazın

*