Görsel: Stathis Dimitriadis, Buzdokuz 23. Sayı.
Hayriye Ünal
Rönesans’ın mükemmel perspektifinden dijital çağın algoritmik, kaotik ve çok katmanlı gerçekliğine uzanan uzun yolculukta sanatın toplumsal dinamiklerle etkileşimini önemli bir bağlam olarak bilmemiz gerekmektedir. Bu bağlamın üç farklı ana paradigması vardır: Üç yüz yılı aşkın bir süreye yayılan ve Avrupa merkezli Rönesans; 1760’ta başlayan Batı merkezli Sanayi Devrimi (Endüstri 1.0 ve 2.0); 1960’larda yarı iletkenler ve bilgisayarlarla başlayan evrilerek çok hızla ilerleyen Dijital Devrim (Endüstri 3.0 ve 4.0).
Bu paradigmalar arası geçişlerde değişen çok sayıda unsura karşın değişmeyen şey insanın yaratıcı yönü, oyun içtepisi (dürtü) ve merakıdır. Bu üç özellik insanda kalıcı yerini korurken mahiyetleri ise elbette değişmiştir. Yaratıcılık vasfı, Rönesans’ta sanatçının eli, malzemesi ve emeğinde iken Sanayi Devrimi’nden sonra eserin orijinalliğinde, nadirliğinde aranır. Bir başka deyişle sanatsal değer Rönesans’ta nesnede iken seri üretim çağında değer benzersizliktedir. 20. yüzyıl başında hazır nesneye “bu eserdir” diyen sanatçının söylemine yerleşen yaratıcılık, yüzyıl ortalarında sanatçının aurasında, bir diğerinde yeniden-üretme becerisinde aranır. Kavramsal sanatta olduğu gibi değer fikirde yatarken keşifte/buluşta yaratıcı zekâ buluruz. Fluxus gibi akımlarda ise süreç önem kazanır. Tüm kültürel üretimi metinlerarası ve eserlerarası bir bağlamda değerlendirip alıntı, montaj, temellük hatta uyarlama, remix gibi kavramlar eşliğinde düşündüğümüzde ise bağlantılar değer kazanacaktır. Dada’da rastgelelikte ortaya çıkan yaratıcılık, günümüzde generative art eserlerinde tekrar rastgelelik olarak ortaya çıkar. Dada, dijital çağın remix ve sample kültürünün analog atasıdır da diyebiliriz. Sanatsal değer, bu farklılaşmalar ve kopuşlar boyunca nesneden imzaya, imzadan fikre, fikirden bağlama, bağlamdan sürece, süreçten deneyime gezintidedir. Gayet tabii böylece son derece itibaridir. Bir başka deyişle dış koşullarla (örn. bilimsel keşiflere, sosyal/siyasal devrimlere…) sıkı sıkıya bağlıdır.
Yaratıcılığın ve sanatsal değerin zaman akışındaki yorum farkları, eserin yaratılmasından sonra emek ve sahiplik ekseninde başka tartışmaları doğurup sürdürür bir yandan. Gerek intihal-taklit-özgünlük aksından doğan belirsizlik alanı gerekse fikri mülkiyetin yasaya (ve toplumsal alışkanlıklara) ilişkin zorunlu koşulları; sanat ve çıkar/fayda ikilisinin ilişki muğlaklığını daima arttırır.
Yüzeyine kazındığı cisimde “bu bana ait”, “ben buradaydım” demek isteyen “imza” kavramı, sahte ve gerçeği ayıran somut bir işaret iken yüzyılımızda isimle eşleşen soyut bir kavrama dönüşür. Kelime ilk anlamından ayrıldığı için somut olan imzaya artık “ıslak imza” denir. Bunda insan elinin bir uzantısı gibi organikliğe de telmih vardır. İçerik olarak ne kadar değişirse değişsin imzanın imlediği şey, insanın merak ve oyun dürtüsüyle harekete geçen yaratıcı zihinsel fiilini ve emek veren bedensel fiilini kendinde toplayan özneliği ve uniqueliğidir. Özne=Fail, eylemlerinin/ürettiklerinin sorumluluğunu alandır. Etik kalabilmesinin yolu da budur. Bu yüzden sözleşmeleri, ameliyat onam metinlerini okur ve imzalar. İmza, taahhüt eder. Fiille faili birbirine bağlayan bilinirlik ilişkisi koptuğu anda (anonimleşerek) etik belirsizlik alanına gireriz. Bu anlamda imzanın flulaştırılması, öneminin azalması, yokluğunun teşvik edilmesi, Barthes’a atıflarla ölümünün imlenmesi esasen çağın gidişatına ayak uydurma yani konformizme kapılmak olabilir. Bu söylemin cazibesine eşlik eden başka bir gelişme de metinlerarasılık, temellük sanatı gibi uygulamaların sonucunda doğan üslup karşıtlığı, yetenek ve deha düşmanlığıdır. Küresel anlamda site-specific ve time-based sanatın yükselişisanatçıyı mekânsal ve sosyal ağ becerileriyle öne çıkan bir “hokkabaz”a dönüştürme riskini taşır. Bu durum, Türkiye’deki galeri pratiklerinde de kendini net bir şekilde göstermektedir.
İçinde bulunduğumuz zamanda dijital devrimin son düzlüğü olan yapay zekânın ilerleyen becerileriyle birlikte çok sayıda tartışma da -hiç kapanmamıştı ama- yeniden farklı düzeylerde açıldı. Sanatsal değerden fikri mülkiyete, intihalden mesleki yeterliliklere normlar değişmek durumunda kaldı, kalıyor. Yepyeni üretim şekilleriyle karşılaştıkça geçmişten getirdiğimiz ve zaten dağılmış estetik paradigma, yeni ürünü değerlendirmekte işe yaramaz/kullanışsız oluyor.
Şimdi bir düşünce deneyi yapıp ölü internet teorisini (dead internet theory) bir sapma veya varış yeri olarak düşünelim. Ölü internet, botlar tarafından üretilen içeriğin insanın ürettiği içeriğin yerini alması olgusunu tanımlar. Fail-fiil bağının tamamen koptuğu, içeriğin insani niyetten değil, algoritmik otomatlardan doğduğu bir distopya diyebiliriz ona. Sapma’da ilerleyelim: İleri düzey yapay zekâ, neurolinkler ve deepfake’in var olduğu bir evrendeyiz. Posthuman iletişimde gerçeklik artık optimize edilmiş bir veri akışı olacaktır. Sanatsal değerin yerini performans metrikleri alır. İmza bir token’dan ibaret kalınca ardında sorumluluk alan bir bilinç yoktur. Yaratıcılık, oyun ve merak dürtüleri; sömürülmeye uygun, ödül-ceza sistemli platformlara yakıt olarak kullanılır. Bu sapma evreni (Endüstri 5.0’ın potansiyel distopik sapması) zamansal açıdan çok uzakta değildir. Dead internet sonsuz bir nesnelleşmedir.
Bu edilgenleştirici mevcudu hayat kolaylaştırıcı tahayyül edip yaratıcılık konusunda konformizme kapılıp taklidi, çoğaltmayı, sonsuz kopyayı hakikat sanmak, üslubu kötülemek, akışa kapılmanın daniskasıdır. Sanatçı kimliği (özneliği), etik kaygılarla sahiplenmek, insan adına yaratıcı vasfı ve merakı koruma altına almak gerekiyordur. İmzaya, şahsiyete, duruşa, etiğe sahip çıkmak, sözünün/lafzın ve dilsel üretimin arkasında durmak değerlidir. Bu, estetik gericilik gibi lansmanı yapılan bir şeyse de bugün asıl mit yıkmak budur. Çünkü bugünün miti, anonimleşmedir.[1] Araçların başındaki düğmeye basan kişi değilsen, paçavrasın. Onun sana yaptığı şeyi, onun aletleriyle yaptığın birtakım göstergelerle ona iade edemezsin, onu bu şekilde alt edemezsin.
Etik bir ödev doğuyor: Faili (sanatçı özne) ve onun niyetini, emeği ve öznenin fiiliyle olan bağını gözeten direnç noktaları oluşturmak. Örneğin düşünce deneyimizde yani ölü internet senaryosunda insan yapımı Arts and Crafts hareketi gibi insan tarafından yapıldığı sertifikalanmış içerikler prestij kazanabilir. Bu bir direnç noktası olabilir.
Bir “Dijital Çağda Öznelik Manifestosu” yazmamız gerekebilir. Yani kaçıngan veya tepkisel değil diyalektik bir duruş öneriyorum. Özneye daha çok iş yükleyen, estetik ve etik yerini, bir değer olarak koruyan ve savunan bir pozisyon. Bugün makinalaş-mamak istiyor olmak fütüristçedir.
Bunun bir yolu öznenin neleri belirleyebileceğini seçmesidir. Özne, araçların kölesi değil efendisi olmayı; dijital imzasını bir sözleşme gibi taşımayı; bir yer olarak kendi bedeninden kopmamayı; sırf öyle istiyor diye yavaşlığı; topluluk inşasını seçebilir.
Yapay zekâya kadar halen “üretim”le belirlenen yaratıcılık artık “eleştirel bütünleştirme” (critical integration) kavramının çalıştığı bir alanda gözlemlenebilir, ölçülebilir, değerlendirilebilir olacaktır. Topolojik bir bakış açısıyla imzanın/öznenin buradaki yeri, kültürel rolü önemli bir sorudur artık. Advait Sarkar yapay zekânın dahil olmasıyla birlikte yaratıcılığa dair değişen topluluk normlarını anlattığı öngörülü yazısında “yaratıcılığın nihai hakemi” der “topluluğun kendisidir ve toplulukların yaratıcılık anlayışları, genellikle mekanik (yeniden) üretimin sınırlarına göre şekillenir.”[2] Yukarıda yaptığımız kısa gezinti de girişte bahsettiğim üç büyük paradigmaya göre eser-değer-yaratıcılık üçlüsünün nasıl bir değişim sergilediğini gösteriyor. Yukarıdaki düşünce deneyimiz ise devamındaki olası sapaklardan birini gösteriyor. Bugün eleştirel bütünleştirme; üretimin mekanikleşmesi sonucunda doğan bir ihtiyaç olarak işçilik tipi yaratıcılığın, sanatkârca kastın (niyetin), bir zanaatkâr gibi açıkları kapatmanın, yönlendirici uzmanlığın, makine eğiticiliğinin, makineyle iş birliğinin ve belki de en önemlisi insanın/toplumun sanata olan gereksinimini saptayıcılığın hepsini kendisinde topluyor. Nitekim Sarkar da “Sanatçının eleştirel bütünleştirme rolü, özellikle de ortaya çıkan eseri insan-toplum bağlamında anlamlı bir yere yerleştirme sorumluluğu giderek daha yaratıcı bir görev olarak tanımlanıyor,” der. (italik bana ait. H.Ü.) Bir anlam mimarı olarak sanatkâr! Yalnızca bir eleştirel bütünleştirici, dijital okyanusta sürüklenen bir yosun değil, rotasını çizen bir gemi kaptanı olabilir. Amaç artık, algoritmanın en optimize halini bulmak değil, ortaya çıkan eseri insan-toplum bağlamında anlamlı bir yere yerleştirme sorumluluğunu üstlenmektir. Dijital çağda estetik ve etik alanda gerçek bir devrim, bu sorumluluğu alacak özneleri ve öznelik pozisyonunu savunmaktır.
Buzdokuz, Sayı 28, Ekim-Kasım-Aralık 2025.
[1] Yirmi beş yıl evvel bu, bir mit değil kimsenin ilgilenmediği bir imkândı. Bu sebeple ben “çoksesli şiir”i kurarken herhangi biri olmayı öneriyordum. Çoksesli şiir, dönüştürmeyi tamamladı, şiirde kendi mitlerini yarattı. Çoksesli şiirin anonim öznelerinden biri olan “herhangi biri”, artık anonimlik mitini kırıp adına/imzasına eleştirel bütünleştirici olarak yerleşebilir.
[2] https://www.buzdokuz.com/2025/08/yapay-zekanin-yz-bilgiye-dayali-emegin-yaraticiligi-uzerindeki-etkisine-dair-yaklasimlari-kesfetmek-mekanik-intihal-ve-rastlantisal-papaganlarin-otesi/