Metnin Hız Ayarıyla Oynayan Sürüngenler

Yuşuf Koşal

Cittaslow Hareketi, İtalya merkezli bir oluşum. Kelime kökeni İtalyanca “Città (Şehir)” ve İngilizce “Slow (Yavaş)” kelimelerinin birleşmesiyle türetilen “Cittaslow”, “Sakin Şehir” anlamında kullanılıyor. Bu harekete üye bireyler yavaş yemek, yavaş yürümek, gürültüyü en aza indirmek, dingin bir kafayla düşünmek gibi eylemleri yerine getirmeye çalışıyor. Hatta bayraklarında sembol olarak bir sürüngen var: salyangoz. Yavaşlık ve hız ile ilgili çok yazıldı, çizildi. Oralara dair bir şey demek niyetimde değilim. Benim dikkat çekmek istediğim husus metnin içindeki hız seviyelerine biraz odaklanmaya çalışmak. Metni bir şehir olarak farz edersek orada onu meydana getiren her elementin kendi içinde belli bir hız seviyesinin olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin akıcı şiir dediğimde bunu neye dayanarak söylüyorum, akmayan metin ya da zor metin denildiğinde bu akışı tıkayan ve zorlaştıran unsurlar neler ve bu işin ideal şekli var mı? Ben bu hususta doğa mensupları olan sürüngenlerin bize önemli ipuçları verecekleri kanaatindeyim.

Yeryüzü sadece bize ait bir yer değildir. Antropolojik olarak akılsız(!) hayvana bir tanım getirip onu askıya alarak yapılan insan tanımı ne kadar kusurluysa konuşan insanı belli bir hudutta tutarak insan-dışılığı tanımlamak da o denli kusurlu bir yaklaşımı ifade eder. Koca bir insanlık kültürü hayvan, insan ve doğa ile atbaşı ilerleme kaydetmiş. Birini ötekinin dışında konumlandırmak derin bir dünya kültünden mahrum olmaktır. Gerek klasik edebiyatımızda gerekse dünya edebiyatında hayvan figürünün konuşturulması (fabl) ve derin meselelere çözüm amacı ile hikâyelere, kıssadan hisselere dahil oluşu son derece düşündürücüdür. Doğu kültüründe Beydeba, Batı kültüründe Ezop masalları türler-arası sulhun sağlanmasına iki büyük şahittirler. Günümüz edebi üretimlerine gelirsek hayvandan nasıl istifade edileceğini bilmeyen bir eksiklikle karşılaşırız. Modern, post-modern veya avangard olarak onları ne şekilde insana ortak kılarız. Kanaatimce üzerinde çok düşünmemiz gereken bir konu bu. Ben nispeten metnin hız seviyelerini ayarlamada ve ideale yakın bir ritim ya da anti ritim oluşturmada onlardan örnek alabileceğimiz pek çok tecrübenin olduğunu düşünüyorum. Günümüzün dijitalleşen dünyasında yaratıcı zihin akışa yetişmek uğruna kapasitesini aşırı derecede yoruyor. Demlenmemiş, hazmedilmemiş, ham halde elde ettiği enformasyonla ürettiği metinde bir hız problemi kendini gösteriyor. Onlara ara sıra asil bir sürüngen olan kaplumbağayı hatırlatmakta fayda var. Birçok yerli halk için kaplumbağa, dünya ve onun devamlılığı arasında bir ilişki sembolüdür. Lakota halkı kaplumbağaları “Unci Makata” yani “Büyükannemiz Toprak” diye adlandırır. Kaplumbağa yavaş hareket etmesi ile meşhur bir sürüngendir. Eğer karşılaşırsak onu izlemeyi kolaylıkla deneyimleyebiliriz. Ben zor metinlerin yavaş okunurluğuna kaplumbağayı örnek veriyorum. Çünkü üzerinde okuru tutan, diğer alışıldık metinlerin rağmına bizi şoka uğratan, ara ara başımızı kaldırtıp bizi kendi üzerine düşündürten, metne tekrar dönmek için zihinsel esler verdirten metnin yavaşlığı bir kaplumbağa yavaşlığıdır. Meşhur hikâyede tavşan ile kaplumbağanın yarışında kaplumbağa her zaman kazanır. Çünkü varacak hedefi, avı bellidir ve tavşanın anksiyetesi onun dikkatini dağıtacaktır. Bizi durduran metin içi etmenlerden biri de imgedir. İmge alışılagelmiş tekdüze anlatının dışına çıkış imkânıdır. Sıradan, vasat, ortalama her yazarın yaratacağı bir imgeyi kastetmiyorum. Onlar daha çok tavşanın koşuda aklını çeler, sağa sola enerjisini tüketir. Sağlam imgeyi kaplumbağanın kabuğundan öğrenebiliriz. Serttir ve korur. Yumuşak dokulara ulaşmak için o katı mahfazayı kırmak gerekir. Hatta oraya dalmak bir nebze zaum (akıl-dışılığı) da gerektirir. Rus formalistleri metnin ototelik yani kendi iç dinamiklerine sahip özerk bir bütün arz etmesi gerektiğini düşünürlerdi. Kabuk gibi sert bir imgeyle örttüğünüz bir organizma. Karşı durdukları husus heterotelik ise dıştan bir etkiyi zayıflatma ve içe dahil olmayı zorlaştırma demekti. İç dinamikleri olan metin yavaş ve sağlam ilerler.

İlkokul yıllarımda kütüphanede okuduğum bir dergide akreplere dair bir bilgiyle karşılaştığımda çok şaşırmıştım. Dünyanın en zehirli akreplerinin İsrail’de ve İran’ın Kum şehrinde olduğunu söylüyordu. Hatta çok sonradan Sadık Hidayet’in bir kitabında şöyle bir şey okuduğumu da hatırlıyorum: “Kum şehri güzeldir içindeki insanları ve akrepleri silkelediğiniz takdirde”. Beni asıl şaşırtan bilgi ise bir akrebi kırk gün suda dondurursak ve suyu eritirsek akrebin hâlâ yaşıyor olacağı bilgisiydi. Bu bilgiyi denemek için harıl harıl akrep bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonunda izbe bir yerde kardeşimin de yardımıyla bir akrep bulup kavanozda yirmi yedi gün dondurdum. 40 gün olmasını bekleyemedim. Ve su eridiğinde akrep de yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı. Hayretimi anlatamam. Zamana direnen, bütün siyasal ve sosyolojik şartlara rağmen hâlâ ayakta olan çalışmaları akrebin o donuk haline benzetirim. Bunlar devinimsiz çalışmalardır. Donuk çalışmalardır. Daha çok görsel avangard işleri ama tabii ki en iyilerini, donmuş akrebe benzetiyorum. Çünkü avangard eserler donuktur, zaten amaç zaman hiyerarşisini, klasik dizgeyi aşmak. Ama günümüzde bu etkiyi pek de göremediğimi itiraf etmeliyim. Çünkü izlenilen şeyin potansiyel olarak bir zehir etkisi taşıması gerekir ki ondaki punctum bana geçebilsin. Donuk metinlerin biraz zehir etkisine sahip olması ve hantallaşan, robotik hale gelen zihni süreçleri rahatsız etmesi zehirlenme değil, şifadır. Fikrini, yerleşik algını, önyargını sokar. Cebinde olanı değil zihnindeki akrep etkisini metne çağırdığında sanat daha farklı bir panzehire kavuşur. Potansiyel bir tehlikesi olmayan eser reprodüksiyon olmaya mahkûmdur.

Sürüngenler çoktur, her birinin hareket ritmi birbirinden farklıdır. Aralarında bir rekabet (av-avcı süreği) daima olmuştur ve olacaktır. Doğa içinde hayatta kalma mücadelesi bir savunma sistemini gerekli kılar. Bu bir sürekli bir kaçma-yakalama ikiliği arasında gelişir. Eğer bu ikilik durdurulursa hayat sona erer. Burada yaratıcı özneye odaklanmak istiyorum. Yakalamak zorundasın, durduğunda nefesin belli bir yere kadar devam eder ve durur, şiirin aynılaşır ve sanatın senden beklediğine karşın payına bir yakalanma düşer. Sürekli avlanmak bizi fikirsel ve zihinsel olarak besleyecek okumalar ve yaşam deneyimleriyle ilgilidir. Bu gerçekleştiği takdirde yakalama da meydana gelir. Her bir sürüngenin aynı alan içindeki hareket matematiği saldır-korun düsturuna dayanır. Bu bana poetik farklılıkları anımsatan bir durum. Her biri kendine has hızlarıyla edebi adalar oluşturuyor. Dolayısıyla insanların dikkatlerini bir kere daha toprağa vermelerinin ve sürüngene dikkat etmelerinin gerekli olduğu kanaatindeyim. Pek çok sanat öz-disiplinini bu doğa mensupları ile test edebilir ve onlardan gelen ontolojik katkıları bünyesi dahil edebilir.

Sürüngenler poetikası biteceğe benzemiyor.

Buzdokuz, Sayı 28, Ekim-Kasım-Aralık 2025.