Osman Özbahçe Şiirinde Temsil Krizi ve Kronostasis

Leyla Arsal

Bu yazı ilk kez bu internet sitesinde (buzdokuz.com) yayımlanmaktadır. Alıntılarda kaynak göstermek için bu sayfanın bağlantısı kullanılmalıdır. 

İlk şiirlerini 90’lı yılların başlarından itibaren yayımlamaya başlayan Osman Özbahçe, 90 kuşağı gençliğinin toplumsal kırılmalarını ve bu kırılmaların birey üzerindeki kaotik yansımalarını travmatize eden bir şiir yazar. İlk kitabı Uzun Yürekli Nehir’den son kitabı Kalbinden Uzaklaş’a kadar Özbahçe’nin dil ve biçim tercihleri; toplumsal, tarihsel ve bireysel göstergeler üzerinden temsil krizinin farklı boyutlarını ortaya koyar. Bu süreç, şiiri sadece bir estetik ifade alanı olmaktan çıkarıp, bilişsel ve duygusal bir “içsel deneyim” laboratuvarına dönüştürür. Dönemin sosyo-politik ve sosyo-kültürel kırılmalarının bireyde yarattığı çöküş psikolojisinden neşet eden bir hayatta kalma çabası/dinamizmi/ülküsü olarak okunabilecek şiirinin ana problematiği “temsil krizi”dir. Poetik özne bu travmatik sürece şiirle dayanma, direnme, baş etme yolunu seçerek; bir görev bilinciyle bu şuuru kalbine bir kalkan gibi giyinir ve buradan çıkışın, direnişin, dirilişin, küllerinden yeniden doğuşun ülküsünü şiirinde yeşerten/şahlandıran bir karakter edinir. “Temsil”i mümkün kılan metaforların kendisini “temsil” krizine sokarak kurgulanan şiir, metaforlarla kurulmaz; bilakis metaforlarla bozulur. Metaforik işleyiş tersine işletilerek anlam sürekli askıya alınır. Dilde açığa çıkan “temsil krizi”nin ana kaynağı, düş gücü ve reel gerçeklikteki zaman-uzamsal sapmalardır. Bu da onun şiirini önceki kuşaklardan ayırarak, 90 kuşağı içerisinde ayrıksı bir konuma yerleştirir.

Bilişsel Poetika perspektifinden ele alındığında Özbahçe şiiri, okuyucunun zihinsel şemalarıyla etkileşime giren bir “temsil krizi dizgesi” olarak okunabilir. Zira, 90 kuşağı ve sonrası için hem bir toplumsal hafıza arşivi hem de bir “duygu laboratuvarı” olarak “kronostasis”[1] işlevi görür. Mukařovský’nin (1970)[2] estetik fonksiyon ve anlam üretimi üzerine teorileri, Fauconnier ve Turner’ın (2002)[3] “kavramsal harmanlama” (conceptual blending) kuramı ile birlikte değerlendirildiğinde, Özbahçe’nin şiirlerinde “dilin çöküşü”, “mitik referanslar”, “öfke, intikam ve devrim”, “modernizm karşıtlığı”, “kronostasis”, “çocukluğa özlem”, “yalnızlık ve ölüm imgeleri” birer “bilişsel simülasyon” alanına dönüşür. Çok yoğun bir imge akışı ve anlamsal sapmalarla ilerleyen şiirsel akış, anlamdan daha çok titreşim yahut rezonans üretmek hedefi güder ve bilişsel şemalarını ivmelendirdiği okurdan kendi zihinsel akışındaki sapma ve kırılmalara maruz kalmayı talep eder. Sözdiziminin bilinçli olarak bozulduğu, anlamın askıya alındığı bu şiirlerdeki parçalı dil yapısı, düş ve gerçek arasındaki zaman-uzamsal sıçramalar; anlamı sabitlemeyi reddederek okur zihninde bu kopukluğun/kırılmanın/“temsil krizi”nin bizzat deneyimlenmesini gerçekleştirerek, bilişsel akışta “kronostasis” etkisi yaratır.

“Kronostasis”, yunanca chrónos (zaman) ve stásis (durma, askıya alma) kelimelerinden türetilmiş, zamansal akıştaki kronolojik bir duraksamayı, sıçramayı yahut bir anlamda eşik değişimini ifade eden zamansal bir yanılsama durumudur. (Web) Bir yanılsama algısı olduğu için, gözün sakkadik hareketlerini içeren fenomenal bir yapıya sahiptir. Bilişsel Poetika, okurun zihinsel süreçlerindeki değişim ve etkileşimlerini odağa aldığından, bir edebi okuma anında okurun göz hareketlerinin de bilişsel akışı tetikleyip anlamsal çıkarım veya estetik duygulanımları etkileyeceği durumları dikkate alır. Bu yüzden bir metnin biçimsel oynama, anlamsal sapma, zaman-uzamsal sıçrama, çekici, rezonans, deiktik örgü, figür-zemin ve metaforik göstergelerinin tamamının, okurun göz hareketlerini ne denli tetikleyip zihinsel süreçlerdeki akışı biçimlendirdiği konusu önemlidir. Bu yanılsama görsel olduğu kadar, işitsel ve dokunsal alanda da ortaya çıkabilir. En çok verilen örnek, aniden baktığımız saat kadrajında saniyenin sanki hareket etmiyormuş, durmuş izlenimi veren zamansal yansımasıdır. Gözün ani sakkadik hareketi bu algısal yanılsamayı oluşturur. Bir edebi okuma anında da metnin bu ani, beklenmedik değişimlerine gözün verdiği hızlı hareket ve tepkimeler, okurun bilişsel süreçlerindeki alımlamayı etkileyecek, hatta metnin hedeflediği bilişsel deneyimi olduğu gibi içselleştirecektir. Bilişsel bir laboratuvar benzetmesi yaptığım Özbahçe şiiri, biçimsel ve anlamsal sapmaları, zaman-uzamsal sıçramaları, deneysel yapılandırmaları, ses ve eşik değişimleri ile artık “temsil” edilecek hiçbir değerin kalmadığı, “temsil”in bizatihi krize dönüştüğü bu travmatik benlik durumunu okurun deneyimlemesine, “zihinsel simülasyon” oluşturabilmesine ve dolayısıyla empati kurabilmesine olanak tanır. Şiirinin problematiği de zaten, bir kızıl elmaya dönüştürdüğü “dil sığınağının” okurda karşılık bulabilmesi ülküsüdür. Poetik özne bu savaşımı kalıcı kılmak adına, arkasında somut bir kanıt bırakmak adına, bilinçli bir tercihle şiir türünü seçmiştir.

Temsil Krizi

Okuru istikrarlı bir zihinsel uzam kurmaktan sistematik olarak alıkoyan Özbahçe şiiri; biçimsel bağlamda deiktik kararsızlık, çerçeve çatışması, dilsel sapma, zaman-uzamsal sıçramalar ve dikkat rezonansı ile kurulur. Şiir epistemolojisi bilinçli bir yönelimle okur dikkatini titreşime uğratarak ilerler. İlk kitaptan son kitaba kadar sıklıkla kullanılan “ölüm”, “yüzüm”, “uyku”, “rüya”, “devrim”, “rüzgâr”, “çocukluk”, “karanlık”, “yanıp-sönme”, “kızlar”, “atlas”, “intikam”, “öfke”, “düşmanlık”, “hız”, “melekler”, “yalnızlık”, “yağmur”, “ateş”, “savaş”, “demir” ve “modern” gibi çekiciler[4], okurun dikkatini yöneten bilişsel talimatlar gibi çalışır. Okur, şiiri sabit bir dünya olarak alımlama rehavetine bırakılmaz, kesintili bilinç patlamaları yaşatılır. Eski çağa, ölüme, yanı sıra çocukluğa duyulan özlemle birlikte modern zamanlara ve siyasi erke duyulan düşmanlık katlanarak poetik özneyi yalnızlaştırır ve bu düşmanlık duygusu sürekli bir öfke, intikam, devrim, şiddet, direniş ve yeniden doğuş ülküsüyle şiirinin tansiyonunu hiç düşürmez. Şiir dilinde ve dokuda, bu travmatik çıkışsızlığı yansıtabilmek için anlamın askıya alınması hep faal, kopukluk hep etkindir: “sürekli kaçarak yaşadık/ bir suçu genişleterek/ biçimlerin çözülüşü/ varoluş tarzımdaki estetik” (2019, 85). Stockwell’in deyimiyle okur, metnin dünyasına yerleşemez; her yerleşme girişimi dildeki sapmalar ve zaman-uzamsal sıçramalarla kesintiye uğratılarak bozulur.

Şair, 80 darbesinin 90 kuşağı gençliği üzerindeki sosyolojik, politik, kültürel bunalım ve çıkışsızlığının yansımalarını dildeki çıkışsızlıkla birleştirerek, yeni bir dil kurma çabasını “temsil krizi”yle şiirinde somutlaştırmak ister. Aslında duyduğu öfke ve intikam duygusu sadece kuşağının politik ve kültürel krizi karşısında değil; cumhuriyet dönemi öncesi başlayan tüm kırılmaları da içine alan bir düşmanlık ve devrim ülküsünü kapsamaktadır: “Kıpırdayamıyor Türk şiiri/ Ezilme sendromu/ Boşalt Boşalt Boşalt (…) Abdülhamit ikinciden beri/ İNTİKAM YAŞANTISI İÇİNDEYİM arzu/ Bir intihar öncesi şiddetli/ çıkma çabası yardım çağrısı/ Alo 551 Türk şiiri çağrı merkezi/ İntihar edilecek bir adam/ Kalp atışları boşalmış.” (2019, 27-30); “Şiir dalavere gerektiren bir işe dönüştü (…) Hepsini inceledim/ Gidilecek kış kalmamış/ Yazılacak şiir (…) İçerik üretemiyor Türk şiiri pörte (…) Yıllarca kanserli düşüncelerin/ İçinde yaşamışım pörte pörte (…) Fışkırarak çıkıyorum aralarından/ Yozlaşma imkânsız mutlak” (2019, 32-35). Poetik özne, son diri kalmış savaşçı bir ruhla bu yeknesaklığı, yozlaşmayı, kötüye giden gidişatı düzeltmek, akışı tersine çevirmek istemektedir: “Bir şey başlayacak benim yürüyüşümden!/ Atalarımın uçsuz bucaksız dağlardan/ Kanıma attıkları keskin bir şey” (2021c, 29). Bu yüzden yalnızdır, tek başınadır; zira çevresindeki tüm insanlar ve kuşağı ona göre çağın akışına teslim olmuş, devrin adamına dönüşmüştür: “Ben sana benzemiyordum çünkü çağrı/ Ben hiçbirinize benzemiyordum/ Sizden değildim/ Sizin olmayacaktım/ çünkü çağrı” (2021b, 16); “Ben, arkadaşlarım ve şiiri/ Birbirinden ayırırsam/ Dünya başıma çöker sanırdım” (2021c, 92).

Bu durumda tüm gücü ve adanmış bir görev bilinciyle şiire sığınmak tek kurtuluştur: Yapabileceği en büyük “kahramanlık” olarak Türk Şiirini yeni bir dil ile diriltmek, şaha kaldırmak, içinde bulunduğu çöküşten kurtararak diriliş ruhunu canlı, aktif ve sürdürülebilir kılmak, devrim ülküsünün bir gereğidir ve adeta yaşama sebebidir. Çağın gidişatına, dinin yozlaşmasına, inancın zayıflamasına karşı duyduğu intikam hissi, ancak şiirle dönüşecek, şiirle yeşerecek, bu “kutsal öfke” geleceğe ancak şiirle aktarılabilecektir: “Türk şiiri için gövdemi koydum ortaya” (2012, 11); “Bizler işinin yollarını arayan, sergisini açabileceği ilişkiler ağını kovalayan ressamlar değiliz. Şairiz. Şiirin yollarını ararız. Yeni şiirin. Yalnız şiirin. Bir insanı sanata sevk eden şiirin. Piyasa yapmayan şiirin.” (2025, 7); “bir türlü ısınamadım duygunuza düşüncenize/ ölerek geçeceğim içinden” (2025, 11); “geçmiş bağıntısı büyük sentez/ biçiminde işleyen şiir” (2025, 13); “ikile ikinci yeni/ her şeyin yüzeyi ikile/ uzun bir şiir yazmak istiyorum (…) edip miydi turgut muydu ölmüş dediler. hey yavrum damar açık. sol açık. sağdan girecek. sezai yolda bulmuş dediler. (…) yalnız, yapayalnız kalmıştım. (…) oysa çıkmaz insanın içinden hakikat içeriği. (…) değişmez şiir. baştan yazar kendini. insan orda.” (2025, 34-40).

Özbahçe şiirinin varoluşsal karakteri, “temsil krizi”nde intikamla açığa çıkan bu görev bilinci ruhudur. Poetik özne bu atmosfer içinde ara ara hayalperest yönelimler sergilese de çoğunlukla hep öfkeli, kırgın, yalnız, kaygılı, saldırgan, taşkın ve şiddete eğilimli bir psikoloji ile geçmişe özlem içindedir. İlk kitaptan son kitaba gelene değin, olgunluğun şuuruyla temkine erişmiş izlenimi verse de bu öfke ve intikam duygusundan vazgeçmiş yahut sakinlemiş değildir. Bu nedenle şiirinin poetik hattı, 90 kuşağının politik kırılmasını söylem düzeyinde değil, bilişsel düzeyde kaydeder. Bu şiirlerde politik olan, ideolojik iddialar değil; dünyanın, ahlâkın, doğruluğun, inancın, yönün ve anlamın temsil edilemez hale gelmesidir. Şiir, bu “temsilsizlik” durumunu çözmez; onu beden, zihin ve dil üzerinde deneyimlenen bir “düşmanlık alanı” olarak yaşatır.

Özbahçe şiirinin üslupsal karakteri de bahsettiğim tüm bu fenomenleri yansıtacak bir dil yapısı ve söz sanatları ile yapılandırılmıştır. Şiir dili çoğunlukla ironi, parodi, absürd özellikler barındıran epik bir yapıdadır. İroni ve absürdist unsurların yoğunlukta olduğu şiir biçemi; alay, burlesk, bilinç akışı, kodlar ve dize tekrarlarıyla anlamın askıya alınmasını perçinler. Şiirde rezonans yaratma, ses ve ritim oluşturma, yankılanma arzusu barizdir. Poetik özne dildeki “temsil krizi”ni en etkili bir biçimde, bu üslupsal oynamalarla yansıtabileceğinin bilincindedir: “İşitme mekanizmalarını yenileyecek bir şiirin peşindeyiz” (2025, 15); “anlama bulaş. Anlam bitince dille oynaş. Teorisi yok bunun. Ruhuma inen merdivenlerde kelimeler patlaşım içindeler” (2025, 20); “zaman/ diş macunu/ tüpünde taşıdığım solucan/ en disiplinli yerinden pörtlüyor/ şiir derisi sert bir ışıktan yapılan öpüşün/ uçuşkan bir masanın/ mutsuz ordularını sulayan hortum/ gibi şişiriyor bileklerimi/ upuzun salonlar gibi sevişen/ suluboya sevgilileri” (2021a, 13). “Duygu dolaşmıyor içlerinde. Düşünce geliştiremiyor serbest vezin. Serbest vezin konuşma dilinin ritmidir. Çünkü seni özgürleştiren şiir. Dilini yasaklayacağım. Kelimelerini. Yapılacak iş, yazılacak şiir kalmadığına göre parodi yapabilirsin.” (2019, 67); “Öyle derinleştir ki ironiyi/ Gerçek zannetsinler seni” (2019, 78); “Hiç kimsenin dönüp bakmadığı bir insan yaşıyor şiirlerinde. Temsil değeri yok. Temsil 12 Eylül yılları yok. Seni seviyorum yılları Yıkmaya yeminli yılları. (…) Bize lâzım olan şiirin peşinden gideriz. Sürrealizme mecbur değiliz.” (2025, 25) Bu bağlamda bir tavır, ideoloji ve problematik olarak en çok etkilenim ve etkileşim içinde olduğu Sezai Karakoç şiiri üzerinden diyebiliriz ki; Özbahçe şiiri dil, biçim ve retorik (hatta ülküsel tema) olarak Kâmil Eşfak Berki şiirinin izleksel bir devamı niteliğindedir. Karakoç-Berki izleğinin son halkası olduğunu düşündüğüm Özbahçe şiirinde, geleneğe ait fenomenler anlamsal boyutta korunurken dilsel yapı gelenekten tamamen ayrışarak kendiliğini inşa idealindedir.

Özbahçe dinsel, tarihsel ve mitik figürleri (Börte, Atilla, Cebrail vb.) şiirinde birer kavramsal metafor olarak kullanır. Bu figürler hem bireysel kimliği hem de toplumsal bağlamı simgeler. Bilişsel Poetika açısından bu metaforlar okurda tarihsel ve kültürel bir “şema” oluşturarak, şiirsel çağrışımı hem bireysel hem toplumsal düzlemde çoğaltır. Örneğin “Börte” ismi eski Türklerde kutsal ve mitik bir figür, “Cebrail” vahyi indiren ve dolayısıyla ilhama vesile olan tinsel imge, “Atilla” ise nesiller boyunca bir idol ve güç simgesidir. Bu durum, şiirsel uzam içinde bireyin kendi kimliğini hem tarihsel hem dinsel hem de kültürel bağlamla ilişkilendirme stratejisini gösterir. Poetik özne, şimdinin içinde tüm zaman-uzamsal evreleri güncelleyerek bu birleşmenin ruhunu dile yansıtmak, dilin ruhunu diriltmek ister.

Bilişsel dilbilim teorisyeni Joanna Gavins, Metin Dünyası Teorisi bağlamında şiirin okur zihninde bir “dünya” inşa ettiği fikrini ifade eder. Onun düşünme şekli üzerinden baktığımızda, Özbahçe şiiri tek bir metinsel dünya kurmaz. Bunun yerine bir ana dünya (ben / şimdi / burada), çok sayıda mikro dünya ve sürekli çöken alt dünyalar üretir. Bu söyleme şekli şiirinin karakteristiğidir ve aynı zamanda şiiri kurma biçimidir. Bir örnek vermek gerekirse ilk kitabı Uzun Yürekli Nehir’in “Tuzluktan Dökülen Deniz” şiirinde; “tuzluktan dökülen denizlerde”, “kumdan kayıklarla ölü denizleri”, “çizgi film sabunuyla yıkıyorum atlasımı”, “uyku makasın ağzında” gibi mısralar, fizik yasaları olan olanaklı bir dünyayı değil de düş, halüsinasyon, uyku eşiği dünyaları gibi gerçekliğin dışına çıkan olasılıksal (varsayımsal) dünyaları imlemektedir. Bu, Gavins’in “modal world dominance” dediği şeydir. Bu belirsizlik, okurda hafif bir bilişsel kaygı yaratır ama şiirin ritmi ve betimlemelerin yarattığı metaforik şaşkınlık, bu kaygıyı estetik bir hazza dönüştürür. Bilinçli olarak etik bir rahatsızlık yaratan (bu kodlandırılamaz) imge seremonisi, zihinsel akışı çekiciden çekiciye ani ve hızla kaydırarak ritimsel, duyusal ve görsel bir rezonans gerçekleştirir.

Özbahçe şiirinin bir diğer bilişsel fenomeni deiktik merkez kaymasıdır. “Ben yanıp sönüyorum dört bir yanda”, “hatalı sollama yapıyor gözlerim”, “sağ gözüm öbür gözümün altında” (2021, 54-55), “kafa bomboş şimdi körüklü bir balinanın içinde” (2025, 11), “benim annem bir mezarlık/ tam bir varlık sayılmam bu yüzden” (2025, 17), “ayaklarım yere basmıyor benim/ sürükleye sürükleye çıkıyorum ülkemi kopuk kopuk” (2025, 34) gibi birçok mısrada “ben” sabit değildir. Deiktik merkez kayması yaşayan poetik öznenin beden şeması bozulur, okur kendini “ben”in içine yerleştiremez. Ama dışarıdan da izleyemez. Stockwell’e göre, bu durumda okurun bedensel simülasyonu (embodied simulation) kesintiye uğrar. Okur, “ben”le özdeşleşmek ister ama beden haritası çöker. Bu “arada kalmışlık” hissi, şiirin etki alanını güçlendirerek dikkati hep uyanık ve canlı tutmaktadır. Anlam bu kesintili haritalandırma içinden çözümlenmeye çalışılır ama, esas yaratılmak istenen şiirsel etki rezonanstır. Bu şiir, okurdan tutarlı bir metinsel dünya kurmasından ziyade, bilişsel çöküşün/ çıkışsızlığın kendisini deneyimlemesini/ maruz kalmasını talep eder. Böylece anlam ve dahi ses (ritim), temsil edilen bir içerik olmaktan çıkıp, okurun zihinsel süreçlerinde yankılanan bir estetik deneyim haline gelir.

Özbahçe şiirinde anlamın bilinçli olarak askıya alınması, şiirde potansiyel anlam alanları (blob)[5] ve dikkatin henüz yönelmediği ön-figürsel algı boşlukları oluşturur. Okur dikkatinin “çekiciler” arasında gezindiği bir okuma anında, dikkatin henüz seçmediği/ yönelmediği bu “anlam topaklaşmaları” şiire çağrışıma açık, katmanlı bir doku kazandırır. Şair, şiirde bilişsel olarak “blob”laşmış anlam alanlarını bilerek oluşturur; ancak, bu alanların metaforik olarak sabitlenmesini, okurun beklentisini, yani anlamın kararlı hale gelmesini sistematik biçimde askıya alır. Şiirdeki bu metafor kurucu dil yokluğu, sonuçsuz tekrarlamalar, bilişsel “blob” alanları okuru bir çıkarsama/ yorum netliğinin sonuçlandırmasına değil, doğal olarak “sürece” yönlendirir: Deneyimleme ve özdeşlik duygusu oluşturma başat unsurdur. Okur, bu travmatik sahneleme koşutlamasına istemsizce teslim olacaktır.

Osman Özbahçe şiiri tarihsel izleği dikkate alınarak incelendiğinde, politik “temsil krizi”ni toplum üzerinden bireye, bireysel iç dünyaya ve nihayetinde benliğin içsel dilinin çöküşüne taşıyan bilişsel bir süreç olarak okunabilir. Bu süreçte dil, ilk başlarda dışsal dünyayı temsil etmeye çalışırken, son şiirlerde artık kendi içsel duygu ve vicdan alanının temsil edilemezliğine odaklanır. Eski şiirin ruhuna özlem ve “müslüman saatiyle” Ahmet Haşim vurgusu, şiirler boyunca mısralar arasında estirilen “rüzgâr” imgesinin Kuranı Kerim’e ve Hz. Süleyman’ın emrine verilen rüzgârı anıştırması, “demir”in bir çekici olarak sıklıkla dile gelmesinin ardında yine Kuran’a ve Hz. Davud’a, ellerin beyazlaşması ile Hz. Musa’ya yapılan göndermeler, Sezai Karakoç’a ve Diriliş ruhuna öykünmeler, İkinci Yeni’nin aşılmasına ve modernizme karşıt yinelemeler ve bir “kahraman” olarak poetik öznenin Türk şiirini kurtaracak oluşunun okur bilincine yer ettirilmesi, bu son kitapla daha baskın ve daha açık bir dil ile yapılandırılır. Dolayısıyla son kitabı Kalbinden Uzaklaş, şiirinin manifestosu denilebilecek bir içerikle selamlar okuru. Geçmiş şiirlerde de bu vurgu nettir ama bu son kitapla verilmek istenen bildiri yahut ültimatom, artık apaçık bir söylemle dile getirilir. Bu evrim, 90 kuşağı deneyiminin bireyselleşmiş ve psikolojik bir boyut kazanmış halidir. Artık şiir, bilişsel bir simülasyon alanıdır ve okur, kendi duygusal ve etik hesaplaşmalarını metinle çakıştırır. Poetik öznenin gerçekleştirmek istediği ülkü de işte tam budur.

Kronostasis

“Kronostasis” bir şiir metninde dilsel, imgesel ve deiktik düzenlemeler aracılığıyla okurun zihinsel zaman algısının yoğunlaşması, yavaşlaması ya da geçici olarak askıya alınmasıdır. Şiirde zaman akışının askıya alınması, zamanın duruyormuş yahut bambaşka bir zaman evresinden sesleniyormuş gibi zamansal ve uzamsal illüzyonlar yaratması, okur zihninde zaman kavramının yitirilmesine ve zihin akışında kopukluklar oluşturmasına neden olur. Bu algısal eşik durumu hiçbir zaman netleşmez, tek bir zamansal noktaya kilitlenmez, deiktik merkezin hareketsizleşmesiyle ortaya çıkar ve anı (şimdiyi) derinleştirir. Bu zaman-uzamsal genişlik duygusu metnin rezonansını artırarak, okur dikkatini metnin akışına sabitler. Joanna Gavins (2020)[6], “kronostasis” özelliği taşıyan şiirlerde mikro-algıların öne çıktığına, anlatının ilerlemediğine, tek bir sahnenin defalarca yeniden betimlenmesi ile sahnenin içinde oyalanıldığına, bir sonuca ulaşılmadığına, çoğunlukla statik fiiller kullanıldığına, görsel detayların ve duyusal (ışık, renk, ses, dokunma) yoğunluğun arttığına, önce-sonra kavramlarının silikleşip, okurun okuma anına hapsolduğuna dikkat çeker. Bu durum, okurda “şimdi ne olacak” duygusunu değil, “burada kilitli kalmak” duygusunu pekiştirir: Algısal zaman genişleyerek uzar. Bu algısal durağanlık, “kronostasis”in bilişsel çekirdeğidir. Gavins, bir şiir metnine uyguladığı kavramın şiirsel uzamdaki etkisini şöyle anlatır:

“Şiir, normal zaman ve okuma akışında bir kayma yaratarak bu ardışık sıralamadan ve deneyimin yansıtılmasından sapar. Şiirin zamansal gelişiminde ve bizim onu kavrayışımızda bir aksaklık yaratarak, hareketinin akıcılığını bozar ve hem yönelim bozukluğu hem de zamanın aniden durduğu hissini yaratır.” (Gavins, 2020, 45)

Özbahçe şiirinde anlamın askıya alınması gibi, zaman-uzamsal sapmalar vasıtasıyla zamansal akış da askıya alınır. Poetik özne; uzak geçmiş, şimdi, çocukluk, yakın geçmiş, gelecek, ölüm, rüya, uyku ve halüsinasyon, zihinsel uzam ve imgelem, metinsel evren ve mitolojik/ kurgusal dünyaların zamansal eşikleri arasındaki sıçramalarla, okurun zaman algısını metne kilitleyip durdurmakla yetinmez, bu ani ve hızlı geçişlerle algıyı kaotize eder: “Hiç unutmam rüya ve çırpınmadan/ Etime damlayan bir ses/ Duyardım hiç durmadan kesilip açan” (2021c, 31); “Kör bir bıçağın/ kuşlar uçuşan tarafıyla azarlanıyorum/ beynimde yolunu kaybetmiş yabancılar/ K’af D’ağı, otobüs biletleri, jet kahkahalar/ ne kadar çabalarsam o kadar çıkış yok/ çıkış yok karnımı yırtan çocukluğumdan” (2021a, 22); “Gel Börteyi de getir fizik kimya/ Kuralım yeniden dünya” (2019, 18); “Uyandım. Ben şimdi yeni bir yere geldim/ Kimsenin kanatmadığı bir şeyin içine geldim/ Kimsenin başlatmadığı bir savaşın” (2021b, 30); “Kazdıkça bir fırtınaya ulaşacağım. Hazinemi bulacağım/ dedim ‘Saçma bu! Yüzmek’/ Kuş balığı yiyecek. Acıkmış deniz balığı yiyecek/ dedi. Bir yokuşun iki yanağında/ karşılıklı iki/ ev gibiydik. İkimiz de/ birer odamız eksik gibiydik. (…) Balkon, sokağa yapılan telefon/ zaman, hızın midesinde birkaç boks eldiveni/ dedim şuraya bir fırtına” (2021c, 24-25); “Oturmaktan elleri beyazlaşan ellerim (…) Ellerimden gitmezdi beyazlık, oturuşumdan/ Bir yerinde durup bağırdım/ ‘Kitapta hûrî 4 yerde geçer!’/ ‘Bana 4 hûrî lâzım!/ 4 hûrî gelirdi bana, hepsini uzatarak severdim” (2021b, 32); “Tuzlu bir şeydi hepimizin kafası/ Eğilip tadına bakılan/ Derin ve karanlık bırakılan/ Cansız bir şey bu savaşta (…) ‘Askeer!’ Dedim ‘Şurdan birkaç adım gittikten sonra Vuracaklar seni!’/ ‘İkinci asker! Sen de tam üstüne düş!’ (…) Mudurnu Tavukçuluk kapandığı gün/ Oturup ağlaştık” (2021b, 41-43); “Bir yanlışlık var benim her hareketimde (…) Ölümsüzlüğe nişan alışımda (…) Yürüdükçe ayakları köpekleşiveren bir adamım ben/ Öyleyse peki neden/ Ruhlarımızın biz uyurken dışarı çıkıp/ Kolaçan ettikleri bir bahçe/ Toplanıyor bende” (2021c, 18).

Zamansal eşikler arasında bir çekirge gibi sıçrayarak gezinen poetik öznenin bu tavrı, okur zihninde tam aksi bir durağanlığa sebebiyet vererek zaman algısını durdurur. Hem anlamın hem zamansal akışın askıya alınması biçimsel bir tekniktir ve bu ani geçişlilik hali, gözün sakkadik hareketliliğiyle birlikte zihinsel akışta bir titreşim (rezonans) yaratma hedefi güder. Şiir metninin içinde de “hız”, “rüzgâr”, “yağmur”, “yanıp sönme”, “ateş”, “kahkaha” vb. çekicilerle bu arzu defalarca dile getirilir. “Hız”, “rüzgâr” ve “yağmur” birer laytmotif olarak şiir atmosferinin adeta omurgasını oluşturur. Bir problematik olarak öne çıkan “ölüm”, “intikam”, “öfke”, “yalnızlık” metaforları, adeta bir rüzgâr gibi eserek gezinir mısralar arasında. “Rüzgâr” bir imge, bir “çekici” olmasının da ötesinde, şiirin hem yapısal hem de fonolojik akışında bilişsel bir diyapazon gibi tınlama göreviyle hep merkezdedir: “keşişleme bir/ rüzgâr biçiminde büyüdüm her rüyada” (2021a, 41); “burdayız sıcak rüzgâr/ dokuduğum yurt” (2019, 87); “Soluğumdan karıncalanan binlerce rüzgâr” (2021c, 17); “Rüzgâr yakmış yüzünü hem yüzü rüzgârdan” (2021c, 46); “Buyuran Şimşek bağırdıkça sert rüzgârlardan”, “Sert rüzgârlardan yapılmış bir beynim olurdu” (2021c, 61); “Renkli bir sır adamın göğdesinde çıkınca incecik bir rüzgâr/ (Sarhoş eder adamı rüzgâra kapılmak.)” (2021c, 74); “İşte devrim! Bunun için sallıyor gözlerimi rüzgâr!” (2021c, 83); “Ömer kuşlarla konuşur/ Rüzgâr emirlerimi sana ulaştırmadı mı!” (2025, 45).

Özbahçe şiirinin mikro detaylarına inerek herhangi bir şiiri üzerinde bu zamansal eşik geçişlerini göstermek gerekirse, Türkiye Kitabı’nın ilk şiiri “Babam Gelmiş Babam Gitmiş Türkiye Varmış Türkiye Yokmuş” şiirini örnek verebiliriz. Şiire çocukluk ve ilk gençliğin zaman diliminde giriş yapan poetik özne, ani sapmalarla çocukluktan gençliğe, ev hayatından kamusal alana, kolektif bilinçten bireysel hezimete, benliğin şahlanışından bir anda ölümle yüzleşmeye, dinsel uzamdan devlete, siyasete, polise, oradan Türk şiirine, şiirin geçer parametrelerine, dilin çöküşüne, tekrar içsel bunalım, yalnızlık, rüzgâr ve isyan söylevlerine, oradan soluklanmayıp savaş, kahramanlık, mitik göndermeler ve intikam brifinglerine, sonra tekrar şiir, tekrar içe dönüş, tekrar kolektif şuur, tekrar çocukluk, tekrar ülküsel adanmışlık geçişleriyle okurun zamansal eşiğini kaotize eder. Bilişsel akış, bu hem zamansal hem yapısal hem fenomenal eşikler arasında anlamı yakalamak isterken, bir anda geçişlerin titreşimine kapılarak algısal zamanı askıya alır. Zihinsel akış istemsizce bu döngüye, poetik öznenin sesini yükseltmek istediği problematiğe teslim olur: “Hayatım kısacık bir yalnızlıktı (…) Vaiz nereye gitsem/ Arar bulurdu beni (…) Düşmanın geri alamayacağı/ Büyük bir pişmanlıktım ben (…) Bir hücum marşıydı/ Benim için bütün vaaz (…) Oturup ölümüme ağlardım/ Başlayacağım her savaştan önce (…) Türk şiiri için gövdemi koydum ortaya/ Karım kızdı buna her defa (…) Nereye kadar gidebilirim/ Herkesten köşe bucak/ Kaçırarak seni (…) Bir tek ayaktakımı/ Gülerek bakardı bana (…) Devletin demirbaşı/ Osmanın kara kaşı/ Plevneden çıkmam diyor (…) Savaş bitmiş. Şiir bitmiş. (…) Bedir Savaşı’dır/ En sevdiğim savaş (…) Benim evim/ Düşman içine kurulmuş/ Büyük bir otağdır (…) Şiir ne kadar düşünceden uzak kalırsa/ Hikâye o kadar iyidir (…) Balık hafızası derdi vaiz bana (…) Nazlı bir bayrak dalgalanır/ Bazı kelimelerin içinde (…) Katlanamıyorum Osman ben bu devletin polis/ Beni ağlatan bir söz kat” (2012, 7-20).

Bu çözümleme göstermektedir ki “kronostasis”; şiirde zamansal bir durmanın değil, okurun bilişsel zaman deneyiminin yeniden yapılandırılmasıdır. Gavins’in önerdiği bu kavram, özellikle modern ve çağdaş şiirde anlatısız yoğunluk hâllerini açıklamak için güçlü bir Bilişsel Poetika fenomenidir. Sonuç olarak Osman Özbahçe şiiri modern yalnızlık, bireysel ve toplumsal kimlik arayışı, kuşak deneyimleri ve kültürel referanslar üzerinden okunduğunda 90 kuşağı şiiri ve zihinsel imgeleri hakkında önemli çıkarımlar sağlamaktadır. Bilişsel Poetika ise, şairin dilsel deneylerini ve metaforik stratejilerini anlamlandırmak için güçlü bir perspektif sunar.

KAYNAKÇA:

Gavins Joanna, Poetry in the Mind, Edinburgh University Press, 2020.

Özbahçe Osman, Uzun Yürekli Nehir, Ebabil Yayınları, Ankara 2021a.

Özbahçe Osman, Kral, Ebabil Yayınları, Ankara 2021b.

Özbahçe Osman, Düşmanlık, Ebabil Yayınları, Ankara 2021c.

Özbahçe Osman, Türkiye Kitabı, Ebabil Yayınları, Ankara 2012.

Özbahçe Osman, Dogma, Ebabil Yayınları, Ankara 2019.

Özbahçe Osman, Dil Çöktü, Ebabil Yayınları, Ankara 2023.

Özbahçe Osman, Kalbinden Uzaklaş, Ebabil Yayınları, Ankara 2025.


[1] Kavramın Bilişsel Poetika çerçevesinde kullanımını öneren Gavins Joanna, Poetry in the Mind, Edinburgh University Press 2020, ss. 44-47.

[2] Mukařovský Jan, Aesthetic Function, Norm and Value As Social Facts, University of Michigan, 1970.

[3] Fauconnier G. & Turner M., The Way We Think: Conceptual Blending and the Mind’s Hidden Complexities, New York: Basic Books, 2002.

[4] “Çekici” için bk. Kavram, Buzdokuz sayı 29’da okura kapsamlı bir perspektifle sunulmuştur.

[5] “Blob” için bk. Kavram, Buzdokuz sayı 29’da kapsamlı bir izahla okura sunulmuştur.

[6] Gavins Joanna, Poetry in the Mind, Edinburgh University Press, 2020.

Bir yanıt yazın

*