Mehmet Dağaşan’ın “Güçlü Şirinin Şirine Mutfaktayken Düşündükleri” Şiiri Üzerine


Bu yazı ilk kez bu internet sitesinde (buzdokuz.com) yayımlanmaktadır. Alıntılarda kaynak göstermek için bu sayfanın bağlantısı kullanılmalıdır. Bu köşe için eposta: buzdokuzkritik@gmail.com

Cengizhan Genç

“Edebiyat, anlamla yüklü dildir” der Ezra Pound. Dilin kabuğunu soymak ve içinde bulunan öze ulaşmak, sabır ve dikkat gerektiren bir yolculuğu zorunlu kılar. Bu özün tadına bir kez varıldığında ise daha azıyla yetinmek mümkün değildir; çünkü dil, derinleştikçe büyüleyen bir yapıya sahiptir. Ancak bu büyülü dokuyu keşfedebilmek için okurun da belirli bir arzu ve hazır bulunuşluğa sahip olması gerekir.

Anlam, hayatın her aşamasında karşımıza çıkar. Sesler harflere, harfler hecelere, heceler kelimelere dönüşerek dünyamızı kuşatır. Anlaşabilmek için bir iletişim yolu bulmak zorundayızdır. Sözlü iletişimden yoksun kaldığımızda sözsüz iletişim biçimlerine yöneliriz; fakat hangi yolu seçersek seçelim, iletişim kurma ve anlaşılma ihtiyacımız süreklidir. Üstelik iletişim yalnızca iki kişi arasında gerçekleşmez; insan, yalnız kaldığında da kendiyle bir diyalog hâlindedir. Düşünmek, bu iç iletişimin en yalın ve en kusursuz biçimlerinden biridir. Ne var ki düşünceyi dışa vurup somutlaştırmaya çalıştığımız anda ona kaçınılmaz olarak kusurlar ekleriz.

Şiir, iletişimin en yoğun ve en arıtılmış biçimlerinden biridir. Dil, şiirde kendi sınırlarını zorlar; kabuğunu kırarak yeni bir forma dönüşür. “Dil, bir iletişim aracıdır. Dili olabilecek en üst derecede anlamla yükleme, … üç temel yoldan yapılır:

  1. Nesneyi (sabit veya hareket hâlinde), görsel hayal gücüne düşürerek.
  2. Konuşma dilinin ses ve ritmiyle duygu-heyecan ilişkilerini tahrik ederek.
  3. Kullanılan gerçek kelimeler veya kelime gruplarıyla ilişkili olarak alımlayıcının bilincinde kalan çağrışımları (zihinsel veya duygu-heyecanla ilgili) uyarıp … etkilerin her ikisini birden tahrik ederek.” (Pound, Okumanın Alfabesi, 2021, s.63)

Şiir yazılırken dile yüklenen bu üst derece anlam, yalnızca sözcük seçiminin inceliğinden değil; yapı-söküm, söz sanatları, alışılmadık bağdaştırmalar, bilinçli kırılmalar, zıtlıklar ve ritmik düzenin birlikte çalışmasından doğar. Bu unsurlar birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini besleyen bir örgü içinde işlediğinde dil, gündelik kullanımının sınırlarını aşarak estetik bir yoğunluğa ulaşır. Şiir tam da bu noktada, dilin en arıtılmış ve en gerilimli/yoğun hâline dönüşür.

Özellikle kontrast ritim, bu gerilimin dinamik kaynağıdır. Kontrast, yalnızca karşıt imgelerin yan yana getirilmesi değildir; sert ile yumuşak, uzun ile kısa, hızlı ile yavaş, karanlık ile aydınlık arasında kurulan bilinçli bir devinimdir. Şiirde doğru konumlandırıldığında bu devinim, zihinde çarpıcı sıçramalar yaratır ve imgeyi kalıcı kılar. Ancak zıtlık tek başına yeterli değildir. Şiirin kendi iç müziğini kurması, karşıtlıkların ritmik bir dengeye yerleşmesi gerekir. Bu karşıtlık, müzikal bir akışla desteklenmediğinde dağınık bir etki üretir; ritimle birleştiğinde ise şiirin enerjisini ileriye taşıyan bir itici güce dönüşerek alıcının zihninde kalıcı bir karşılık bulur, kendi varlığını konumlandırabileceği bir yer edinir.

Kısaca “kontrast ritim” kavramını burada, zıtlık ile ritmin bilinçli birlikteliği olarak kullanıyorum. Bu kavram, şiirin sert ve yumuşak tonlar, uzun ve kısa dizeler, yoğun ve sade imgeler arasında kurduğu dengeden doğar. Özellikle Ece Ayhan şiirlerinde bu tür ritmik karşıtlıkların dikkat çekici örneklerini tespit ettim. Kontrast ritim üzerine ayrıca müstakil ve daha detaylı bir yazı yazmayı planlıyorum; ancak bu yazının odağında Mehmet Dağaşan’ın X-Po’da yayımlanan “Güçlü Şirinin Şirine Mutfaktayken Düşündükleri” başlıklı şiiri yer almakta.

Şiiri, “Şiirin Güçlü Yanları”, “Şiirdeki Tematik ve Estetik Merkezler” ve “Şiirin Zayıf Yönleri” olmak üzere üç ana başlık altında inceleyeceğim.

1. Şiirin Güçlü Yanları

a. Masalsı Bir Evrenden Yaratılan Karanlık Alegori

Özellikle doksan doğumluların çocukluk evreninde önemli bir yere sahip olan “Şirinler” göndermesi şiire masum bir ton katmıyor; tam tersine, çocukluğun masum evreni ile yetişkinliğin karanlık deneyimini şiirde çatıştırıyor. Bu tersyüz ediş güçlü bir teknikle şiirde kullanılıyor. “son çare şirin” dizesi bir dua, bir büyü, bir sığınak gibi tekrar ederek okurun karşısına çıkıyor. “zehirli mantarı yedim” dizesiyle ise çizgi filmin sevimli mantar evleri zehirli ikamet adresi, zehirli kültür ve zehirli miras metaforuna evriliyor. Şiir masalsı anlatımın ve şirinler imgesinin estetiğini korkulu bir iç dünyaya dönüştürerek kontrast bir ritim oluşturuyor.

b. Şirin Evleri = Mantar Evler = Ev/Toplum/Aile Eleştirisine Açılan Kapı

Şirinler’de mantar evler güvenli bir “yuva” iken, bu şiirde: Ev, köy, aile belleği, kültür, yetişkinlik öğretisi bir “zehirli mantar” alegorisiyle gösteriliyor. Çizgi filmdeki neşeli mantarların, burada kişiyi içten içe kemiren bir kader metaforuna dönüşmesi çok etkili bir ironi yaratıyor. Masalsı mimarinin şairin kişisel trajedisine dönüşmesini izliyoruz.

c. Masal ile Gerçek Arasında “Anti-Masal” Bir Kırılma

Şirinlerin idealize edilmiş köyü ile şiirdeki köy/ev arasında acı bir ters ilişkinin kurulduğunu görüyoruz. Şirinler köyünde her şey düzenlidir. Şiirde ise “ev”, “köy”, “ışık”, “eşya” hep zehirlenmiş alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu “anti-masal estetiği”, metni diğer uzun anlatılardan ayıran güçlü bir soyutlama yaratıyor.

d. Masaldan Şarkıya: Günçe ile Kurulan Diyalog

Şiirin finali olan “evde kalmış kızların şarkısından” dizesi Ergin Günçe’nin “Evde Kalmış Kızların Masalı” başlıklı şiirine açık bir gönderme olarak karşımıza çıkar. Günçe’nin şiiri “Sonraya bırakılmış güzel günler varken / İçlerinde mavi bir çocuk da vardı” dizeleriyle başlar. Mavi çocuk imgesi ile Şirinler arasında doğrudan bir ilişki kurabiliriz. Bu atıf metnin yalnızlık ve kırılganlık eksenini genişletir. Günçe’nin şiirindeki içe kapanmışlık ve toplumsal baskı iması buradaki korku ve yalnızlıkla iç içe geçen aşk atmosferinin daha derin bir noktaya taşımasına yardımcı olur.

2. Şiirdeki Tematik ve Estetik Merkezler

a. “Zehirli Mantar” = Kültürel DNA / Aile Mirası

Şiirde mantar artık gıda değil: Bir köken, bir yazgı, bir aktarım, hatta bir travma nesnesi. Şiirde mantar zehir / bilinç kayması / ailevi yük gibi içinde kaos barındıran öznelere karşılık geliyor. Bu karşıtlık da şiirin omurgasını kuruyor.

b. Şirinlerin Simgesel Konumu

Çizgi filmin ilk bölümlerinde şirinler köyü sadece erkek şirinlerden oluşurken ilerleyen bölümlerde kötü karakter “Gargamel”in şirinlerin arasına nifak tohumları ekmek için yarattığı “Şirine” karakteri ile karşılaşırız. Siyah saçlarıyla Şirine, şirinler köyünü kaosa sürükledikten sonra yaptıklarından pişman olur ve Şirin Baba onu sarı saçlı gerçek bir şirine dönüştürür. Sonrasında da bir daha kötülük yapmaz. Tabi bu dönüşümden sonra şirinlerin tamamının Şirine’ye karşı bir ilgisi başlar.

“Güçlü Şirin” rastgele seçilmiş bir karakter olarak şiirde karşımıza çıkmaz. Şiirde “erk”in gücünü temsil ediyor. Fakat ne kadar “güçlü” olursa olsun sevgisine karşılık verilmiyor olması çünkü Şirine şirinlerden herhangi biri ile romantik bir yakınlaşma içine girmeyi kabul etmiyor bu gücü alaşağı ediyor.   

Şiirde “Şirine” yalnızca bir sevgili adı değil; aynı zamanda: masalsı kadın figürü, masumiyet görüntüsü, “anti-masal”daki tek sığınak.

c. Çizgi Filmden Kopup Yetişkinliğe Düşen Ses

Metindeki ses, çizgi filmin iyimserliğini taşıyamıyor artık. Bu çöküş güzel verilmiş: çocukluğun masal evleri zehirli mantar, masalın mutluluk döngüsü ise yetişkinliğin kayıp ve korku döngüsü olarak karşımıza çıkıyor. Bu karşıtlıklar şiiri güçlü bir melankolik büyü-bozumu metnine dönüştürüyor.

d. Tekrarların Masalsı-ritüel Etkisi

“Son çare / son çare şirin” tekrarı, bir tür büyü formülü gibi işliyor. Bu tekrar: masalın dilini taklit ediyor, ama içerik karanlık olduğu için ritüel bir ağıta dönüşüyor. Bu ritmik farkındalık şiirin ses dokusunu güçlendiriyor.

“Son çare şirin” tekrarları bir tür sığınma, günaha ortak olma, suç birliği, son umuda sarılma, masalın içindeki bir karaktere yetişkin bir ruhun çığlığı olarak karşımıza çıkıyor.

e. Aşkın Kırılgan Ortaklığı

Şiirde örtük biçimde ilerleyen aşk teması da ayrıca dikkat çekicidir. “Şirin” hitabı üzerinden kurulan ilişki yalnızca romantik bir bağa değil, aynı zamanda sığınma, suç ortaklığı ve kırılganlık haline işaret eder. Aşk burada saf bir duygu olarak değil; korku, sır ve bağımlılık ile iç içe geçmiş bir deneyim olarak görünür. “Ağlarsam sırrımız ifşa olur” dizesi aşkın korunaklı bir alan içinde değil, tersine kırılgan bir ortaklık üzerinden ilerlediğini düşündürür. Bu yönüyle şiir aşkı idealize etmekten kaçınır; onu güç, zayıflık ve geçmişle hesaplaşma ekseninde yeniden kurar.

3. Şiirin Zayıf / Törpülenebilir Yanları

a. Şirinler göndermesi yer yer bütünlükten kopuyor

Şirinler göndermesi şiirin girişinde ve finalinde çok etkili olsa da: Orta bölümde tamamen kayboluyor. Mantar imgesi var, ev var, köy var ama şirinler köyü analojisi neredeyse hiç işlenmiyor. Bu kopukluk şiirin yaratmak istediği anti-masal atmosferini yer yer seyreltiyor. Şiirin orta kısmında en azından bir kez masalsı evrene bağlanan küçük bir bağ kurulsa Dağaşan’ın şiirde oluşturduğu masalsı akış daha bütünlüklü bir şekilde karşımıza çıkardı.

b. Masal ile gerçek arasındaki geçiş her zaman kontrollü değil

Özellikle uzun dizeler masalsı tonun ritmini dağıtarak Şirinler göndermesinin “çerçeveleyici bir metafor” olmasını zorlaştırıyor.

            Sonuç olarak, “Güçlü Şirinin Şirine Mutfaktayken Düşündükleri” hem imgesel yoğunluğu hem de kurduğu karşıtlıklar üzerinden dikkat çeken bir şiir olarak öne çıkıyor. Şiir, yer yer dağılma riski taşısa da bu dağılmayı şiirin iç geriliminin bir parçası olarak da okumak mümkün. Şiirin biçimsel yapısı da içerdiği tematik gerilimle paralel bir kırılganlık taşıyor. Serbest ölçüyle kurulan şiir belirgin bir vezin ya da düzenli bir kafiye sistemine yaslanmamakla birlikte tekrarlar ve uzun dizeler aracılığıyla kendi iç ritmini üretiyor. “son çare / son çare şirin” tekrarları şiirin omurgasını oluşturan bir nakarat işlevi görüyor. Özellikle bazı bölümlerde dizelerin görsel olarak sıkışması, anlamın yoğunlaşmasına eşlik eden bir biçimsel gerilim üretiyor. Bu sayede şiirin formu içeriğin dağılma ve toparlanma hareketini yansıtan dinamik bir yapı sergilerken biçim yalnızca taşıyıcı bir unsur olmaktan çıkarak anlamın kurucu bileşenlerinden birisi haline geliyor. Özellikle mantar imgesi etrafında örülen alegorik yapı ve kontrast ritmin sağladığı iniş-çıkışlar şiirin hafızada kalıcı bir etki bırakmasını sağlıyor. Bununla birlikte bazı bölümlerde imge yoğunluğunun sadeleştirilmesi ve ritmik akışın daha kontrollü kurulması şiirin bütünsel etkisini güçlendirebilir. Şiiri tüm pürüzleriyle birlikte dilin sınırlarını zorlayan ve okuru düşünsel bir yüzleşmeye davet eden bir metin olarak değerlendiriyorum. Dağaşan kurduğu imge dünyası ve alışılmadık bağdaştırmaları ile merak uyandıran bir genç şair olarak karşımıza çıkıyor.