Burak Demirtaş
1.
aralık ayıydı, uzakların yarattığı kıpırtı
yüzümdeki pasaklı bahçede dolaşırdı
bir konvoy gürültüyle geçerdi, haber vermek için
merakla beklenen idamın başladığını
bir şeyler yapmalı derdim yetişmek lazım ayaklanmak
inanmak, inandırmak lazım ne kadar insan varsa
sonra
bir yumruk
bir yumruk daha
bir düşüş
bir küçümser kahkaha
senin alacaklı koynuna geri dönerdim
-kırılgan inançlarından kaçıp bir büyüye
sahici teselliler umarak dönüyorsun
oysa, bir meleğin dudaklarına dokunmasıyla
bildiğin her şeyi unutmalı
ve yaşamın damarlarına sızmak için
büyük kumarda bir taraf olmalıydın-
2.
aralık ayıydı, dans ediyorlardı
Degas gülümsüyor, kadınlar el çırpıyorlardı
o an anladım bunu:
bir tenin ürpertisine dokunmanın
bir tenin ürpertisini yazmaktan evla olduğunu
gözümü kırpmadıkça budaklanan sahne
bir adamın, bir kadının beline sarılan eliyle kesiliyordu
peki, bir tercih yapılabilir miydi
dünyanın nimetleriyle
yazının zehirli daveti arasında
Dostoyevski yerin dibine batsın denilebilir miydi?
yüzündeki hüzünlü anlatıya
yalnızca bakıp geçilebilir miydi
onu, tarihte işaretleyecek bir cümle yazmadan?
kelimeye sığınca başka bir yer oluverir dünya
o kusurlu büyü, kendini yeniden gösterir
pasağından temizlenir yüzüm, güzel kızlar
ve kurnaz esnaflar bayılırlar bana
-hayır, kahraman öldü, uyan şair
kızların bahar etekleri seni çağırmıyor
çocuklar da imrenerek bakmıyorlar sana
nereden, hangi boylamdan konuşuyorduysan bize
artık orada değilsin, eskidendi senin için develerin kesilmesi
dünya, döne döne ürettiği enerjiyle
bütün bilmecelerini çözdü senin-
inanmıyorum buna, gerçek denilen dünyaya da
benim saatim, rüyaların zamanına ayarlıdır
hala benliğimde çözülmemiş bir esrar
yürüyüşümde bekçilerin sevmediği bir çalım vardır
hatırlıyorum -yanlış hatırlıyorsun-
hayır, hatırlıyorum üflediğim dumanın
karşı kıyıda bir buluta dönüştüğünü
gözbebeklerimde dönen örüntü
bir yurdun atlasını çizerdi kayıp gemiler için
senin ıslığın, şehrin gürültüsünü örterdi buna inandım
duru bir yüzde kıvrılan dudak
varılacak menzili işaret ederdi bana
3.
aralık ayıydı, abluka altındaydık
ne göklerden bir işaret bekleniyordu
ne de yeryüzünde kurtuluşa inanmıştık
ölümün çetelesini tutmakta
bir katma değer bulmuyorduk
biz, uyumak için günahlarımızı unuttuk
dünya cesetlerimizle dişlerini biledi böylece
-çünkü bir budala çıkıp ellerini iki yana açmamıştı
çünkü kimse kendisine budala denmesine razı olmuyordu
çünkü kimse bir budalanın sözlerine kulak vermiyordu
çünkü tanrısını yitiren, egemen ağıza iman ediyordu
unutma şair, yalnızca ölümün eşitleyebildiği insanlar
aynı hizaya dizildikleri zaman kavrayacaklar
maddeye tabi kuru gerçeğin bulandırdığı anlamı-
büyük lafların, ortanca adamların
kaypak tüccarların ülkesinde
idamıma sebep bir suçum yok mu benim?
ben de mi tanrımı yitirdim, o kokuşmuş
o haramzade ağız, beni de mi çiğneyip tükürdü
kartondan öfkeler çöplüğüne?
hayır, bunu konduramam kendime
derim hiddetten yırtılmalı, bir çağrı
tenha sokakların ve kayıp şarkıların çağrısı
onun altından çıkıp, dünyanın dişleri arasına sızmalı
4.
aralık ayı
bitti
yeni yıl
ve kargaşanın kuralları hüküm sürüyor toprağımızda
-çünkü ne kadar koştursan boşuna
okuduğunun yanına bile yaklaşamıyor dünya
hiçbir aşkta beatrice
araftan kurtarmıyor insanı-
Buzdokuz, Sayı 23, Temmuz-Ağustos-Eylül 2024.