Ayşe Nur Biçer’in ikinci şiir kitabı Bir Delideğil Ayna Karşısında, çağdaş Türk şiirinde son yıllarda belirginleşen psikoloji, siyaset, politika, nöroloji, sanat tarihi, sosyoloji ve felsefe gibi alanların bir arada kullanıldığı disiplinlerarası yönelimlerin dikkat çekici örneklerinden biri olarak karşımız çıkıyor. Biçer’i bu kitabında çağdaşlarından ayıran önemli farklardan biri psikoloji, nörobilim, felsefe, din, sanat tarihi ve edebiyat gibi ayrı bilgi alanlarını şiire malzeme olarak taşımaktan ziyade onlara yeni alanlar açıyor olması. Asıl belirleyici olan da kitapta bu bilgi alanlarının şiirin düşünme biçimini kuran asli unsurlar hâline gelmesi. Kitabın ilk şiirlerinden itibaren karşılaşılan psikoloji kavramları, algı deneyleri, optik yanılsamalar, öğrenme kuramları ve savunma mekanizmaları, şiirlerin dışında duran açıklayıcı bilgiler olarak değil; şiirin ritmini, imgesini ve anlam üretme sürecini şekillendiren poetik bileşenler olarak işlev görüyor. Formal bilimlerle beşeri bilimleri aynı potada eritmeye çalışarak şiir diline yeni bir imkan açma çabası içine giriyor. Özellikle beşeri bir bilim olan edebiyatı matematik ve fiziğin zihne sonsuz olasılık ve imkanlar sunan evreniyle bir araya getiriyor. Biçer, kendini ispat ederken bir yandan da bir çeşit yüzleşme evrenine adım atıyor. Kitabın başlığı bu poetik yönelimin anahtarını veriyor bizlere. “Ayna”, klasik şiirde sıkça rastlanan benlik, yüzleşme ya da hakikat metaforunun ötesine geçerek kitap boyunca algının, belleğin ve kimliğin sürekli yeniden kurulduğu bir yüzeye dönüşüyor. Özne aynaya bakarak kendisini tanımaya çalışmıyor; aksine, kendi parçalanmışlığını, yanılgılarını ve eksik kalan taraflarını fark ediyor, yüzleşiyor. Bu nedenle de “ayna”, “ışık”, “yansıma”, “kör nokta”, “iz”, “deri”, “gölge” ve “beden” gibi imgeler birbirini tamamlayan bir sözlük oluşturuyor. Her şiir bu ortak sözlüğe yeni bir anlam eklerken; imgeler ise kitap boyunca aynı kalmayıp dönüşerek ilerliyor. Özellikle kitaba adını veren şiirde aynanın çoğalan bir yüzeye dönüştürülmesi, kitabın genel poetikasını da görünür kılıyor: “kapanmasa da uyurken göz kapaklarım / bir ayna da ben koydum aynamın karşısına” (s. 20).
Biçer’in, yaşanmışlıkları doğrudan aktarmak yerine, yaşantının zihinde nasıl biçimlendiğiyle ilgilendiğini görüyoruz. Acı, korku, sevgi, utanç ya da yabancılaşma gibi duyguların kendisinden çok, bu duyguların algılanış biçimi şiirin merkezine yerleşiyor. Dolayısıyla şiir, olayları anlatan bir tür olmaktan çıkarak insan zihninin kendisini anlamaya çalıştığı bir araştırma alanına dönüşüyor.
Kitap boyunca aynı sesin farklı yön ve tonlarını dinliyor hissine kapılıyor; bir şiirde ortaya çıkan imgenin başka bir şiirde yeni bir bağlam kazandığını, ilerleyen sayfalarda farklı bir anlam katmanıyla yeniden belirme ihtimaline göz kırptığını görüyoruz. Böylece kitap, tek tek şiirlerden çok, kendi iç yasalarını kurma yönünde çaba harcıyor.
Bu yazımda da önceki yazılarımda yaptığım gibi kitabı üç temel başlık altında değerlendireceğim. İlk olarak “Bilginin Şiirleşmesi: Düşüncenin İmgeye Dönüştüğü Poetika” başlığı altında Biçer’in bilgiyi şiirin kurucu unsurlarından biri hâline getiren poetik yaklaşımını ele alacak; ardından “Şiir Evreninin İnşası: Tekrarlayan İmgeler ve Kitabın Organik Bütünlüğü” başlığında kitabın tekrar eden imgeler aracılığıyla nasıl bütünlüklü bir şiir evreni kurduğu üzerinde duracağım. Son başlık olan “Şiir Evreninin Gücü ile Şiirlerin Tekilliği Arasında Bir Gerilim”de ise bu güçlü bütünlüğün zaman zaman şiirlerin bireysel seslerini gölgede bırakması ihtimalini tartışarak kitabın geliştirmeye açık yönlerini keşfe çıkacağım.
I. Bilginin Şiirleşmesi: Düşüncenin İmgeye Dönüştüğü Poetika
Bugün birçok şair, felsefeden, sosyolojiden ya da psikolojiden çeşitli kavramlar ödünç alarak şiirini zenginleştirmeye çalışmakta. Ancak bu tür metinlerde kavramların çoğu zaman şiirsel dokuyla tam anlamıyla bütünleşemediği; şiirin üzerine sonradan eklenmiş bir bilgi katmanı gibi durduğunu görüyorum. Bir Delideğil Ayna Karşısında ise bu açıdan farklı bir yerde duruyor. Kitapta psikolojiye ve nörobilime yapılan göndermeler, şiirin anlamını açıklamak için başvurulan yardımcı bilgiler değil de şiirin kendi düşünme biçimini belirleyen temel araçlar olarak ortaya koyuluyor.
Bu yaklaşım kitabın ilk şiiri olan “L’ajoie”de açık biçimde hissediliyor. Şiirin farklı bölümlerine yerleştirilen “yanaşma-yanaşma çatışması”, “kaçma-kaçma çatışması” ve “yanaşma-kaçma çatışması” gibi psikoloji kavramları, ilk bakışta şiirin akışını kesen teknik açıklamalar gibi görünsler de şiir ilerledikçe bu açıklamaların metnin dışında duran dipnotlar olmadığı anlaşılıyor. İnsanın özünde duyduğu kararsızlık, bir nesneye hem yaklaşma hem de ondan kaçma isteği duyması yalnız duygusal bir durum olarak anlatılmayıp kendisiyle çatışan bu durumun zihinsel yapısı da görünür kılınmaya çalışılıyor. Böylece şiirde duygu ile bilgi birbirini dışlayan iki unsur olmaktan çıkarak biri diğerini eksik kalınan noktada tamamlıyor.
Benzer bir yöntem “Ünik Seyirci Kitlesi” şiirinde daha da belirginleşiyor. Kör nokta deneyinin anlatıldığı bölümde görme eyleminin işleme şekli optik bir olguyu açıklamakla kalmayıp eylemin eksik, seçici ve zihinsel olarak tamamlanan bir süreç olduğu fikri şiirin bütününe yayılarak bir varoluş metaforuna dönüştürülüyor. “görmek bir tahmindir” (s. 25) dizesi, şiirin merkezinde yer alan en güçlü önermelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü burada aslolan yalnızca görme duyusu değil de insanın kendisini, başkasını ve dünyayı hiçbir zaman eksiksiz algılayamayacağı düşüncesi olarak şiirde kendine yer buluyor. Biçer, optik deneyleri gündelik hayatın psikolojik kör noktalarıyla ilişkilendirirken bilimsel bilgiyi şiirin içinde yeniden üretiyor. Böylece deneyin laboratuvar ortamındaki nesnelliği, insanın kırılgan varoluşuna dair şiirsel bir metafora dönüşmüş oluyor.
Kitabın başarılı şiirlerinden biri olan “Palimpsest” ise bu poetik anlayışı daha ileri taşıyor. Kağıdın zor bulunduğu eski dönemlerde kağıttaki yazının kazınarak veya silinerek kullanılan kağıdın yeniden kullanılması ve üzerindeki eski yazı kalıntılarıyla yeni yazıların zaman zaman birbirine karışması anlamına gelen palimpsest kavramı zaten başlı başına katmanlı hafızayı çağrıştıran güçlü bir metaforken Biçer bu metaforu yalnızca sözcüklerle kurmakla yetinmeyip sayfa düzenine yerleştirerek öğrenme psikolojisine ait açıklamalar ve görsel şemalar aracılığıyla belleğin katmanlı yapısını biçimsel olarak da görünür kılıyor. Şiirin söylediği ile sayfanın gösterdiği aynı estetik bütünlük içinde birleşiyor. Böylece kitapta biçim ile içerik arasındaki ilişki alışıldık anlamda temsil edici olmaktan çıkarak sayfanın kendisi de şiirin bir parçasına dönüşüyor. Biçer’in bu tercihi kitabın görsel şiir denemelerine yaklaşmadan görselliği şiirsel anlamın üretimine dâhil etmesi bakımından dikkat çekici.
Kitabın birçok yerinde sanat tarihi, dinler tarihi, mitoloji ve dünya edebiyatından yapılan göndermelerle de karşılaşıyoruz. Dante’nin Beatrice’i, Bataille’dan yapılan alıntı, Auschwitz ve Gazze gibi tarihsel göndermeler ya da Proust’a yapılan atıflar kitabın düşünce haritasını oluşturan düğüm noktalarını oluşturuyor. Biçer, bu isimleri bir entelektüel gösteriş unsuru olarak kullanmayıp onların çağrıştırdığı tarihsel ve kültürel yükü şiirin anlam alanına taşıyor. Özellikle “Kurşunların Sekmesini Önleyen Maddeler” şiirinde Auschwitz ile Gazze’nin aynı şiirsel bağlam içinde düşünülmesini, tarihsel travmalar arasında etik bir süreklilik kurma çabası olarak okuyabiliriz.
Şiiri aynı zamanda bir düşünme biçimi olarak kullanan Biçer, duygunun bilgiden, bilginin de imgeden ayrı düşünülmediği bir bağlamda şiirlerini kurarak bir noktada proje bir kitap oluşturuyor. Bu nedenle de kitapta yer alan şiirlerin çoğunluğu okurundan yalnızca sezgisel bir okuma değil, düşünsel bir katılım da bekliyor. Biçer, bilgiyi şiirin karşısına koymak yerine şiiri kendi diline dönüştürüyor.

II. Şiir Evreninin İnşası: Tekrarlayan İmgeler ve Kitabın Organik Bütünlüğü
Şiir kitaplarının başarısı iki şey gözetilerek belirlenir çoğu zaman:
- Kitaptaki şiirlerin bireysel güzelliği ve gücü
- Kitaptaki şiirlerin tek tek zayıf olmalarına rağmen bir araya gelince ortaya koydukları güzellik/güç.
Biçer’in kitabında şiirlerin bireysel güçlerinden ziyade –burada şiirlerin müstakil olarak zayıf olduklarını ima etmiyorum– yan yana getirilerek birbirine bağlandığı için daha güçlü bir forma erişen dalların oluşturduğu güç ve direnci görüyoruz. Bir Delideğil Ayna Karşısında, kendi ritmi, kendi hafızası ve kendi iç ilişkileri olan estetik bir bütün olarak ortaya çıkıyor. Kitapta yer alan şiirlerin organik bir sese ulaşma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Şiirler arasında kurulmaya çalışılan organik bağ da duygu ve bilginin çarpışmak yerine harmonik bir biçimde şekillenmesini sağlıyor.
Bu organik bütünlüğü sağlayan en temel unsur tekrar eden imgelerin her şiirde yeni bir bağlam kazanarak dolaşıma girmesi. Pek çok çağdaşından farklı olarak Biçer kullandığı imgeleri dönüştürmeye çalışarak onlara yeni anlamlar yüklüyor. Özellikle ayna, ışık, beden ve hafıza imgeleri kitabın farklı bölümlerinde sürekli karşımıza çıkmasına rağmen aynı anlamı yineleyen sabit semboller olarak değil de her seferinde kullanılan benzer imgelerin anlam alanını genişletiyor. Kitaba adını veren şiirde ayna, öznenin kendisiyle yüzleştiği bir nesne olmaktan çok, çoğalan benliklerin kurulduğu bir yüzeye dönüşüyor. Şiirin sonunda yer alan “şimdi bir ayna daha” (s. 20) dizesi benliğin hiçbir zaman tek ve tamamlanmış bir bütün olamayacağı fikrini akla getiriyor.
Aynı durum beden imgesi için de geçerli. Kitap boyunca beden, fiziksel varlığın sınırlarını belirleyen bir kabuk değil de sürekli dönüşen, değişen ve yeniden kurulan bir yapı olarak ele alınıyor. Deri değiştirmek, kemiklerin konuşması, bedenin parçalanması ya da yeni bir kabuk edinmesi gibi imgeler yalnız biyolojik dönüşümü değil, ruhsal ve zihinsel değişimi de ifade ediyor. Özellikle “Sezar’ın Başında Defne Yaprakları” başlıklı son şiirde yer alan deri değiştirme metaforu, kitabın başından beri işlenen dönüşüm fikrini tamamlayan güçlü bir kapanış işlevi görüyor. Böylece Biçer, ilk şiirde kurduğu benlik sorgulamasını son şiirde yeniden doğuş ve değişim fikriyle sonlandırarak kitabın bütünlüğüne katkı sağlıyor.
Kitabın bütünlüğü yalnızca imgeler üzerinden de kurulmuyor; fonetik olarak da kendini hissettiriyor. Biçer’in şiiri, uzun cümleler, kesintisiz akan dizeler, ani yön değiştiren düşünceler ve konuşma diliyle düşünce dilini iç içe geçiren bir ritim üzerine kurulu. Biçer, anlatıcı sesini her şiirde yeniden icat etmek yerine, kitabın bütününe yayılan ortak bir söyleyiş geliştiriyor. Bu söyleyiş zaman zaman iç monoloğa, zaman zaman hitaba, zaman zaman da kendi kendini sorgulayan bir bilinç akışına yaklaşıyor. Kitabın sayfaları ilerledikçe farklı şiirler okumaktan çok aynı zihnin farklı düşünme anlarına tanıklık ediliyormuşuz hissi oluşuyor.
Bu poetik bütünlüğün önemli araçlarından biri de kültürel göndermelerin dağılımı. Beatrice, Dante, Bataille, Proust ya da Auschwitz gibi göndermeler belirli şiirlerde yoğunlaşan bağımsız referanslar değiller. Bunların her biri kitabın genel düşünce sistemine eklemleniyor. Biçer vermiş olduğu referanslarla şiir evrenini genişleterek bireysel hafıza ile kültürel hafıza arasında sürekli gidip gelen bir anlatım ortaya çıkarıyor. Şiirlerde özneyle birlikte referanslar aracılığıyla insanlığın ortak hafızası da konuşuyor. Bu durum kitabın düşünsel zenginliğini artırırken, şiirlerin birbirleriyle kurduğu bağı da kuvvetlendiriyor.
Kitabın yapısal bütünlüğü de biçimsel tercihlerle destekleniyor. Bazı şiirlere eşlik eden psikoloji metinleri, optik deneyler, dipnotlar ve görsel düzenlemeler ilk bakışta şiir dışı unsurlar gibi görünse de aslında kitabın temel poetik önerisini görünür kılıyolar. Sayfa, tipografi ve görsel düzen şiirin anlam üretimine katkıda bulunuyor.
III. Şiir Evreninin Gücü ile Şiirlerin Tekilliği Arasında Bir Gerilim
Bir Delideğil Ayna Karşısında’nın en belirgin başarısı, baştan sona kendi iç yasalarıyla işleyen bütünlüklü bir şiir evreni kurabilmesi. Ancak estetik yapılarda güçlü olan her tercih, aynı zamanda kendi sınırını da üretir. Biçer’in kitabında da bu durumu gözlemlemekteyim. Kitabın bütünlüğünü sağlayan ortak ses, ortak imge alanı ve ortak düşünme biçimi, yer yer şiirlerin tek tek ayırt edilebilirliğini azaltmakta. Başka bir ifadeyle kitap, güçlü bir poetik kimlik oluştururken bazı şiirlerin zaman zaman bireysel karakterlerinin ve tekil güçlerinin geri planda kalmasına yol açıyor. Bu durumun temel nedeninin Biçer’in kitap boyunca aynı bilinç merkezinden konuşmayı tercih etmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Elbette bir şiir kitabında ortak bir sesin bulunması beklenir; hatta bu, çoğu zaman kitabın en önemli erdemlerinden/özelliklerinden biridir. Ancak Bir Delideğil Ayna Karşısında’nda da bu ortak ses öylesine baskın bir yapı kuruyor ki şiirlerin birbirinden ayrılan iç ritimleri zaman zaman silikleşmeye başlıyor. Kitabın ilk bölümlerinde okuru etkileyen düşünsel gerilim ve imgesel hareketlilik, ilerleyen sayfalarda tanıdık bir söyleyişe dönüşüyor.
Bunun en önemli göstergesi, şiirlerin semantik yapılarındaki süreklilik. Kitabın önemli bir kısmında uzun dizeler, art arda sıralanan önermeler, beklenmedik çağrışım sıçramaları ve konuşma diliyle düşünce dilini iç içe geçiren yapı korunuyor. Bu söyleyiş biçimi kitabın poetik kimliğini oluştururken, bazı şiirlerin kendi seslerini daha belirgin biçimde kurmalarını da zorlaştırıyor.
Özellikle ilk şiirlerde psikoloji kavramlarının, optik deneylerin ve kültürel referansların şiir içinde nasıl işlediğini keşfetmenin verdiği merak duygusu yüksekken kitap ilerledikçe Biçer’in poetik yöntemi büyük ölçüde sabit kalıyor. Elbette tutarlılık, şiir kitabı açısından önemli bir nitelik; fakat tutarlılık ile öngörülebilirlik arasındaki sınır da oldukça incedir. Bazı şiirlerde okur, karşısına çıkacak ritmi, çağrışım biçimini ve düşünsel hareketi önceden sezebilir hâle geliyor. Bu da şiirin ilk karşılaşmadaki şaşırtıcılığının bir miktar azalmasına yol açıyor.
Burada özellikle vurgulamam gereken nokta, bunun şiirlerin başarısızlığından kaynaklanan bir durum olmadığı. Aksine bu gerilim, kitabın en güçlü tarafının doğal sonucu. Biçer, tek tek şiirlerden oluşan bir seçki hazırlamak yerine, başından sonuna kadar aynı bilinç alanını araştıran bütünlüklü bir eser kurmayı tercih etmiş. Böyle bir tercihte şiirlerin bağımsız parlaması yerine, birbirlerini tamamlamaları ön plana çıkar. Dolayısıyla bazı şiirlerin tek başlarına değil, kitabın bütünü içinde gerçek etkilerine ulaşmaları da bu poetik anlayışın bir sonucu.
Şiirleri müstakil olarak merkez-kaç kuvvetine maruz bırakırsa ilerleyen çalışmalarında kurduğu bu güçlü poetik evreni korurken şiirler arasındaki ton farklılıklarını biraz daha belirginleştirmesi, her şiirin kendi iç müziğini daha bağımsız biçimde duyurmasına katkı sağlayabilir. Çünkü Bir Delideğil Ayna Karşısında’nın gösterdiği en önemli imkânlardan biri, Biçer’in özgün bir şiir dili kurmuş olması. Bundan sonraki aşama ise bu ortak dil içinde daha farklı ritimlerin, farklı seslerin ve farklı şiirsel gerilimlerin çoğalması olabilir.
Değerlendirme
Bir Delideğil Ayna Karşısında, çağdaş Türk şiirinde son yıllarda kitaplar arasında şiiri düşüncenin, bilginin ve algının yeniden üretildiği bir alan olarak kurabilmesi noktasında dikkat çekici. Psikoloji, nörobilim, kültürel hafıza ve bireysel deneyim, bu kitapta birbirine modifiye edilmiş zoraki katmanlar olarak değil de aynı şiirsel organizmanın organik parçaları olarak yer alıyor. Biçer, bilgi ile imgeyi karşı karşıya getirmek yerine onları aynı estetik düzlemde buluşturarak hem zihinsel hem de duyusal olarak işleyen bir şiir dili geliştiriyor. Kitabın kendi iç mantığı olan bir poetik evren kurabilmesi de ayrıca değerli. Tekrarlanan imgeler, biçimsel tercihler ve ortak söyleyiş, kitabın başından sonuna kadar sürdürülen bir bütünlük oluşturuyor. Bu güçlü bütünlük, kimi zaman şiirlerin bireysel seslerinin geri planda kalmasına yol açsa da kitabın temel poetik iddiasını zayıflatan bir kusur olmaktan çok Biçer’in tercih ettiği estetik yönelimin –bir arada olma ve birbirini besleyerek ilerleme dürtüsünün– doğal sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak Ayşe Nur Biçer, Bir Delideğil Ayna Karşısında ile kurmuş olduğu özgün şiir dilini şiirler arası kurduğu organik yapıyla kitap mimarisi içinde sürdürebildiğini gösteriyor.
TUTULACAK DOLDURULACAK PARÇALANACAK BİR SEPYA
“birlikte ateşlenen nöronlar birbirine bağlanır.”
herkes herkesin bir şeyi olduğu için kimseyi koruyamadık
yıllar yılı şekil verdiğin seramiği düzleştirdi
herkes her şeyin bir şeyi diye içinde biriken savunma sanayi
falancanın ve yalancanın isimleri sorgularda senin adın kadar geçmedi
tezat değil aynı pelerin içinde birbirinden saklananlar
bedeninde hiç yeni kemik oluşmayacak sananlar
ısınamayanlar
ki yorgan mesela insanı çok yavaş ısıtır
elektrikli battaniyeden ya da başka bir insandan
komşunun alt katta kuruttuğu biberleri köpekler yalıyor
balkona saldığı köklerini suluyor çiçekleriyle aynı komşu
çorapları hiç kurumuyor su devamlı akıyor su devamlı akıyor
bir ayağının ucuyla ötekinin topuğu belki biraz
yorgan var yorgan var geceler ve yorgan
eller bir işe yaramıyor yastığın altında
yok yeterince ısınmıyor
sabaha kadar tavus kuyruğu çıkarmış
saklanamayan bir öksürük olarak şehri dolaşmış
bir antik çağ düsturuymuş o, gerektiğinde kürtajmış
yerleşik nüfusu kendisi oluştursaymış
başkasının kölesine zarar vermeyi yasaklayan kanunu çok insani bulurmuş
12 Levha Kanunlarına göre yaşasak aman ne iyi olurmuş
paris tiyatrosunda alkışlar, londra’da Agamemnon var
bağnazlık töhmetinde küçük küçük tiranlar
sana ne dese inanırdın Fenelon, daha ne söyleyesin Homeros
nabzını bir taş üstüne bıraktığından beri
bütün sınıflarda gözle görülür bir yoksullaşma var
oturdum izledim tüm ödül kimyasallarını
balkonlardaki yünlü çorapların ıslaklığını
o kurumuş biberleri afiyetle yediler
bundan sonra dedim herkes bir biçimde yakınlık korkusunu halleder
ben bir haritayı içgüdüsel olarak tekrar tekrar yaparım, ayakların ıslak
varlığımız böylece birkaç çağa denk düşer
sen meşgul olursun aynı soruyla, ısınırsın:
biz yaşadıkça bu şehre yüzyıl başına kaç efendi düşer
bütün gün tavus kuyruğu çıkardım
küçülmüş pelerini sonra
öksürük
herkes bir başkasıyla bakışırken değişir
gereği yok diye yazılır şiir
miadı dolmuş köleleri makul fiyatlara elden çıkar
bir marşandiz geçiyor bak
ıslak ve sepya
bu gün de soğuktan üşüyüver