ALAN’67 ve Gecikmiş Modernlik

Murat Üstübal

Altmışlar şiiri, altmışların sonlarına doğru yavaş yavaş Toplumcu Şiir’in gölgesinde kalmadan önce, M. Bülent Kılıç’ın Saklı Rönesans diye nitelediği bildirileriyle, dergileriyle ve edebiyat ortamıyla verimli ve zengin bir dönemi ifade eder. Dönemin başlangıcının daha çok Ankara’da bir grup gencin İzmir’de çıkan Evrim dergisinde yayımladıkları 1964 tarihli Doğuş Bildirisiyle olduğu söylenebilir. Bu bildiriye imza atan gençlerden biri olan Eser Gürson ve bu bildiriye imza atmasa da onu destekleyen Egemen Berköz ve Güven Turan’ın yayın kurulunda olduğu, Refik Durbaş’ın sahibi ve sorumluluğunu üstlendiği aylık yayımlanan bir dergi kurulur. Dergide Süreyya Berfe, Gürsen Topses, Murat Belge, Ataol Behramoğlu, Bilgin Adalı, Özkan Mert, Oya Aker, Mustafa Öneş, Tuncer Gönen ve Hüseyin Peker gibi dönemin genç şair ve yazarları da çalışmalarıyla yer alırlar. Alan ’67 adlı bu dergi yalnızca dört sayı çıkarken ilk iki sayısı şiire ve şiir yazılarına sonraki iki sayısı ise öykü ve roman çalışmalarına ağırlık verir. Kısacası bir edebiyat dergisidir Alan ‘67.

Derginin çıkış yazısında, genç yazarlara çağrı yapılır, gençlere belli bir düzeyin üzerinde oldukları sürece dergide kalıcı olacakları bildirilir. Bunun yanı sıra, şairin bireysel özgürlüğüne yaptıkları vurgu ile birlikte Türk Dilinin, Türk Edebiyatının omuz omuza kurulacağı inancına sahip olduklarını söylemeleri, 70’lerin arifesinde, Toplumcu Şiir’in hemen öncesinde oldukça anlamlıdır. Üstelik eleştirinin işlevinin ‘yararlanılan kaynakların büyük ölçüde bir’ olduğu bir ortamda yeni şiir olanakları için öneminden bahsedilmişken. Görüldüğü gibi, derginin çıkış yazısı, bu konuda doğrudan bir tavır olarak olmasa da niyet olarak edebiyata yönelik yaklaşımlarını açık etmektedir.

Derginin poetik beyni, çıkış yazısı ve dergide yazdığı şiir yazılarıyla ve dergilerdeki şiirleri değerlendiren notlarıyla Eser Gürson gibi duruyor. Son sayısındaki Ataol Behramoğlu ve Egemen Berköz yazılarına rağmen söylenebilir bu. Berköz’ün “Edebiyatçının Görevi Üstüne” adlı yazısında edebiyatçının şiir veya yazılarını ülkenin sosyal ve tarihsel perspektifini de göz önüne alarak yazması gerektiğini belirtmesi ve bir ‘aydın-insan’ profili çizmesi Hüseyin Cöntürk etkisiyle o dönemin gençleri arasında hâkim olmaya başlayan Yeni Eleştiri’nin ilkeleriyle uyuşur görünmüyor. Nitekim Behramoğlu’nun yazısı, Batıcılık yerine ulusal bir edebiyatı, mistisizm yerine bilimselliği, düş ve sanrı yerine de birinci ilke olarak gördüğü gerçekçiliği öneriyor. Bu iki yazı da Gürson’un derginin ilk iki sayısında yazdığı “Yapay Dil- Karmaşık Tem” yazılarındaki teknik ve ayrıntılı şiir birikiminin çok gerisinde kalıyor. Gürson, yazısının giriş kısmında Birinci Yeni’den bahsederken: “Doğal olana eğilimli bir devrimdir Birinci Yeni” der. Ona göre, şairaneliğe karşı bir tepki şiiridir Garip. Bu şiirde bir ‘Dada’ depremi gördüğünü söylemesi iki şiir türü arasındaki tepkiselliğe ve kendi deyimiyle ‘şiirsel olmayan doğal bir söyleyiş tarzına’ yönelmesinden dolayıdır; yoksa içerik olarak olsun biçem olarak olsun çok farklı şiirlerden bahsettiğimiz de aşikâr. Birinci Yeni’nin ‘şiirin onurunu kırmadan şiirsel bir yolu arşınlayabilmek’ adına ‘her çeşit tehlikeyi göze alarak tarihsel bir gerekirciliği yerine getirişi’ ve ‘kuramla kayıtsız şartsız bir uygunluk kurmak’ kaygısıyla ürettikleri şiirler, bu şiirin yaşamın doğal akışı içinde kendini ne kadar kısıtladığını görmek açısından günümüz şiir tarzları için de manidar. Böylesi bir heves, hırs ve kaygının şiire ve şairine yaratıcılık adına vurduğu ketin bir tarifi yok ama, Birinci Yeni şairlerinin şairanelikle mücadele ettikleri düşünüldüğünde nasıl da tersten-şairaneliğe doğru sürüklendiklerini görmek çok zor değil. Bu meselenin kendileri tarafından da fark edildiğini sonraki çalışmalarında görmek mümkün. Gürson’un da şikâyet ettiği gibi, dönemin Birinci Yeni’yi yeterince eleştirmemesi, onun doğal söyleyiş yönüne dair bir tartışmanın açılmamış olması ‘şiirin kuytu köşelerine değin inebilen derin bir incelikten çok, sığ bir genişlik kazandırmıştır edebiyat ortamına.’ Gürson’un da şikâyetinden görüleceği üzere, dilin olanaklarının niteliği üzerine yapılmayan bir tartışma, günümüz şiirinde de varlığını sürdürüyor bugün. Bu eleştirisizlik geçmişte olduğu gibi bugün de şiiri sığlaştıran ve şairaneleştiren klişeler üretmiştir, yaratıcı yönü ağır basan, arayışlarını dilin derinliklerine doğru yönlendiren şiirler değil. Gürson, Birinci Yeni’nin bu hâlinden yalnızca eleştirisizliği değil, dönemin Ataç tipi eleştirisini de sorumlu tutuyor, Ataç’ın aşırı olumlayan eleştiri tarzını.

İkinci Yeni’nin böylesi bir sığlaşmaya tepki olarak doğduğunu görmek zor değil artık. İkinci Yeni’nin ‘şiirsel iç değerlere ve oluşum psikolojisi açısından Cumhuriyet dönemine bir geri dönüş gibi göründüğünü’ söylüyor Gürson. Şiirsel iç değerler derken üzerine çalışılmış bir dil bilincini, yani ‘yapay dil ve karmaşık tem’ mevzusunu kastettiği yazının bağlamından anlaşılmakla birlikte, oluşum psikolojisi açısından Cumhuriyet dönemine bir geri dönüş ile neyi kastettiği kapalı kalıyor. Cumhuriyetin devrimci ve yenilikçi yönüne mi bu yorum yoksa filizlenmeye başlayan burjuvaziye ve elitlerine bir gönderme mi, bu konu tam anlaşılmıyor. Yoksa Garip şiirinin de Cumhuriyetin hem dili hem de konusu itibariyle halkla ve avam vatandaşla kurduğu ilişki apaçık ortada. Ama tabii ki, yazısında, İkinci Yeni meselesinde şiirsel özgürlüğe vurgu yapması, Birinci Yeni’nin yıkıcılığında beliren yeni değerleri benimsemek zorunda kaldığını söylemesi çok partili dönemi işaret ediyor gibi. Dönemin hâkim ideolojisi DP iktidarıdır. İkinci Yeni’nin bazı şairlerinin sol partilerle kurduğu ilişki bilindiğine göre, yeni değerler eğer liberalleşme rüzgârları estiren dönemin iktidarını ve siyasal atmosferini işaret ediyorsa Gürson’un sözleri biraz daha yerine oturuyor. ‘Benimsemek zorunda kalmak’ bu minvalde anlam kazanıyor. Zaten Gürson da İkinci Yeni’nin ‘anarşi içinde kalan bir kuruluş olma durumuyla karşı karşıya kaldığını’ söylerken zihin ve pratik arasındaki uyumsuzluğu kastediyor muhtemelen. Aslına bakılırsa, daha önce başka başka yerlerde de değindiğimiz gibi, Birinci Yeni nasıl bir vatandaş profili oluşturduysa ve o profil üzerinden bir ruh hâli geliştirdiyse, İkinci Yeni de oluşan şiirsel sığlığı çözmeye çalışan ve ruhun derinliklerinden bireysel bir profil yaratan bir özne hâlinin ortaya çıkışıdır. Cumhuriyetin kurucu ve devrimci tarafının liberalleşme rüzgârlarıyla özgür bireyin ortaya çıkışına dolaylı yollardan sebep olduğunu söylemek siyasi bir yorumdur belki ama Birinci Yeni ve İkinci Yeni’nin, ardı sıra bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ortaya çıkışları sosyal bir çakışmayı imler, birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Birinci Yeni dışarlıklı ve güncel yaşamın içindeki modern insanı imlerken İkinci Yeni, modern hayata adapte olan vatandaşın, gerçek anlamda birey olabilmesi için gereken içsel koşulları kurcalayan, bireyin öznellik olanaklarını arayan varoluşsal insanı imler.

Murat Belge’nin dört sayı boyunca yayımladığı “Epik” başlıklı yazıları, konuları ve yorumları itibariyle bugün için büyük bir yenilik gibi görünmese de saptamaları o günün şartlarında değerlendirildiğinde ufuk açıcıdır. Sözgelimi sözlü edebiyat ile yazılı edebiyat ayrımını yaparken sözlü edebiyatın ozanının destan dilini, yazılı edebiyatın şairininse kendi dilini yarattığını söylemesi ayırt edicidir. Aynı şekilde epik şiirin ses ve musiki ağırlıklı olduğunu, görsel imgeyi değil kulağı ön plana alması gerektiğini söylemesi o günün genç şairi için önemli olsa gerek. Yazısında, yalınlığı Homeros örneği üzerinden öven Haşim’e itiraz eder; Homeros üzerinden epiğin özelliklerine katkıda bulunur. Homeros’un ‘benzetme, metafor, tamlamayla dolu olduğunu, dilinin halkın konuştuğu dil olmadığını, yapay bir dil olduğunu’ söyler. Dize, işlevini yitirmiştir epik şiirde, halkın anlamadığı ama musiki etkisiyle hafızasına bir bütün olarak kazındığı bir şiirdir epik şiir. Bu şiiri seslendiren ve dinleyen halk insanı için şiir içi tekrarlardan alınan zevk, modern şiirin anlam ve imge katmanlarının çözümlenmesiyle alınan zevkten farklıdır Belge’ye göre. Sanırım bugüne havale edebileceğimiz en önemli saptaması, sözlü geleneğin uzantısı olarak epiğin zaman içinde dönüşüme uğradığını, daha özelde epiğin kahraman öğesinin değişime uğradığını belirtmesidir. Bu saptamanın doğruluğu, günümüz şiiri ve ‘Modern Epik’ (Neo Epik) tartışmaları üzerinden okunduğunda anlamlıdır. Eğer hâlâ epik olduğu söylenebilirse Modern Epik, güncellikten beslenirken yaşadığı sentaks kırılmaları, musiki anlayışındaki değişim, tekrarların kimi zaman düşmesi ve en önemlisi kahraman öğesindeki dönüşümle birlikte okunduğunda önem kazanır.

Bu şiire hâlâ epik dememizin bir önemi ya da değeri var mı? İşte tam da bu soru bağlamında derginin ikinci sayısında yer alan Eser Gürson’un “Yapay Dil-Karmaşık Tem” yazısının ikinci kısmını çözümlemekte yarar var. Gürson’un “idealizasyon yöntemi” alt başlığıyla yayımladığı yazısında tartışmaya açtığı konu türlerin kaderi, dönüşümü ve hâlleri üzerine yol gösterici bir metin. Gürson, idealizasyonun genel tem ve kavramların evrensellik ve ölümsüzlük kaygısı uğruna sürekli tekrarlanan döngülerle şiiri kısırlaştırdığını söylüyor. Böylelikle şiir temlerinin (tema ve izleklerin) değişmezliği üzerinden oldukça biçimsel bir şiire ulaşılıyor. Şairin ve çağın ruhundan kopuk biçimsellik, metalaşmaya ve kitsch olanı sergilemeye eğilimli olduğundan ve buradan kayıtsız şartsız bir yücelik yaratması gerektiğinden tür nesnelliğine mahkûmdur. Gürson’un söylediği aşağı yukarı budur. Tür nesnelliği; destan, pastoral, didaktik, ağıt, yergi gibi şiir türlerini klişeleştiren, sahte bir evrenselleşme mekanizmasıyla sığlaştıran idealizasyon yönteminin sonucu olarak ortaya çıkar. Oysa modern şiirin olmazsa olmazı öznellikten beslenen, şairlerin iç dünyalarındaki arayışları da gündeminde tutan karmaşık temlerin varlığıdır. Karmaşık temler, şiiri dünyaya aracı kılmaz; öznesiyle beraber dünyaya şiirin damgasını vurur. Damgasını vurduğunu söylemek narsistik değil ontolojiktir. Ontolojik olması öznelliğin müdahalelerine açık ve bu müdahaleleri anlamlandırmaya soyunmuş bir yapay dil ile mükellef olduğu anlamına gelir. O hâlde epik ya da pastoral şiirin şairin öznel müdahaleleriyle melezleştiğini, karmaşık temlerle idealizasyonlardan sıyrıldığını ve türler arası ya da tüm türler içre bir bütünlüğe eriştiğini söylemek gerekir. Modern şiir, türlerin melezleşmesi ya da türler arası özelliği doğal yaşam gerçekliğinin tatminsizliğiyle, yeni öznel özgürlüklerin yolunu açan bir gerçeklik aşımının muştusuyla var olur. Öncel bir nesnelliği ve biçimi değil, öznel bir gerçeklik aşımının sonucu bir biçimi ortaya çıkaran modern şiirin, okurlar tarafından idealizasyon yöntemiyle yazılmış, evrensellikle donanmış şiirlere tercih edilmemesinin nedeni, okurun yirminci yüzyıl bilinci kazanmamış ve modern sanat eğitiminden geçmemiş olmasıdır Gürson’a göre. Bu saptama bugün bile açıkta kalmış bir meseledir.

Her ne kadar Murat Belge’nin “Epik” yazısındaki epiğin değişim ve dönüşümlerini Gürson’un düşüncesi üzerinden türlerarasılık ya da tür melezleşmesi meselesine bağlamış olsak da Belge’nin aynı fikirde olduğunu söylemek mümkün değil. Papirüs dergisinde metin incelemesi üzerine yazdığı bir yazıya Haluk Aker yanıt verir. Epik yazılarının Alan’67’de bitişinden birkaç ay sonra, ‘Divan Edebiyatı ve Metin Eleştirisinde Yöntem’ (Yeni Dergi, sayı 36, Eylül 67) adlı yazısında, Alan‘67’de hiç yazmamış olan Haluk Aker’e verdiği yanıtta Aker’den, Cöntürk ve Yordam topluluğundan ayrıldıkları noktaları açıklar. Her şeyden önce, aynı dergide yazdıkları Gürson’dan farklı olarak şiirin evrensellik ve idealizasyon gibi unsurlarına hiç girmeden şiirin toplumsallığına dikkat çekerken eleştirinin rastlantısal ya da şiir dışı unsurlarla yapılamayacağını, şiirin geçmişten bugüne bazı kurallarla var olduğunu ve eleştiride bu kuralların değişmez olduğunu ifade eder. Edebiyatın toplumdan kopamayacağına dair yaptığı vurguda okurun donanımı ve niteliğiyle ilgilenmez. Açıkçası, Belge’nin bakışı sanatın ve eleştirinin tarihselliğiyle, Gürson’un değerlendirmesi ise sanatın evrimsel özelliğiyle ilgilidir. Belge, kaynağın ve o kaynağa ait kuralların bir bölümünün yapıta bir şekilde içkin olup yapıtın merkezinde tarihsel ölçeğiyle yer aldığını düşünürken Aker ve Gürson’un öznelliğe sınırsız bir ayrıcalık tanıyan, edebiyat dışı normları dâhil eden eleştiri anlayışına itiraz eder.

Dergiyi maddi olarak destekledikleri için kendisine teşekkür edilen Hüseyin Cöntürk’ten de öncesinde, Papirüs’teki yazıya ilişkin bir karşı çıkış gelir. Bu karşı çıkış sonrasında, Cöntürk’ün dergideki ‘Epik’ yazısına verdiği tepki, Belge’nin de ifade ettiği gibi fazlasıyla özneldir: “Buna benzer bir şeyi Alan’da çıkan ‘Epik’ yazımda da söylemiştim. O yazım yayımlanırken Cöntürk de ‘sudan’ şeylerle uğraştığımı deyiverdiydi.” Cöntürk’ün karşı çıkışı ise yeterince açıklayıcıdır: “Sonra gelen okuyucular eski bir yapıtı seviyorlarsa, daha çok, yapıttan, kendilerine bir seslenme geldiği için değil, okuyucular, o yapıtta bir ses buldukları içindir. Öyle ki, bu ses yapıtta geçmiş dönemlerde, yazıldığı çağda, hiç var olmamış da olabilir.” Cöntürk’ün açıklaması oldukça nettir; sonrasında o netlik göreceliğin sınırlarında çatallanır: “Görülüyor ki, görecelik çıkmazına girmek istemezsek mutlaklık çıkmazına, yaşamamak çıkmazına giriyoruz.” Derinleşen çatallanmaya bir çözüm bulmaya çalışır. Ona göre, metni kendi başına mutlak olarak, kendi çevre koşullarının izin verdiği şekilde çözümlemeye çalışmak tarihsel ve metafiziksel bir uğraştır. Dolayısıyla, edebiyattan beklentimiz uğraşının neliğini belirler: “yaratma ve hayal gücünü, anlama yetisini artıran bir uğraştan mı yoksa bilgi, kültür, eğitim, hümanizm peşinden koşan bir uğraştan mı yanasınız? Bu iki uğraşın hem ortak hem de çatışan yönleri vardır. Birinciyi seçerseniz, ki biz öyle yaptık, ikinciyi arka plana itmek kaçınılmaz olur.” Cöntürk burada bir seçimden bahsederken aslında göreceliğin içine bir kez daha düşer; seçim, yaratım ve bilgi arasındaki bir seçimse ikisinin yollarının ayrıldığını söylemek mümkün müdür? O hâlde Cöntürk, sanatçı-okur ile entelektüel-okur ve de sanatçı-eleştirmen ile entelektüel-eleştirmen arasına sınır çekmiş olmuyor mu? Böylelikle Cöntürk, doğru ile yanlış arasında döngüsel bir göreceliğe de düşmüş oluyor. Öne sürdükleri ‘Yeni Eleştiri’ değerlendirme kriterlerini etkileyen bir görecelik ve sübjektiflik bu. Cöntürk’ün buna tali bir çözümü var: “Metin incelemesinin, yorumunun ‘doğru’ olmasını şart koşacak yerde ‘yaratıcı’ olmasını istemek: işte bu olursa ilkemiz, sorun kalmaz.” Sonrasında ekliyor: “Tabii, ‘yanlış’ olduğu görülen yorumlara göz yumacak değiliz, ama yanlışlığı gösterilemeyen her yorum makbulümüz olacaktır.” Eleştiride yaratım ile doğru arasında bir seçimin mutlak bir seçim olduğunu söyleyen Cöntürk için oldukça çelişkili ifadeler bunlar. Öznel yaratım ile doğru olan arasında öznellik yönünde bir seçim yapıldıktan sonra yanlışlığı nasıl ispat edilebilir ki? Yaratımsal eleştiriyle tarihsel ve bilgi üzerinden kurulacak bir eleştiri arasında hiçbir bağıntının öngörülememesi, dönemin modern semantik kriziyle ilintili olduğu düşünülebilecek bir durumu gösteriyor. İlginçtir ki Gürson nasıl türcü ve idealist yaratıları biçimcilikle suçluyorsa Belge de Yordamcıları özellikle de Cöntürk’ü bireyci olması ve hiçbir öğretinin yanında yer almaması nedeniyle formalizmle (şekilcilikle) suçluyor. Belge ilgili yazısında her ne kadar bireycilik-toplumculuk tartışmasına girmek istemediğini söylese de yaptığı tam da bu oluyor. Çünkü bireycilik ile formalizm arasında kurduğu ‘doğrudan’ bağlantıyla bireyciliği indirgeyerek tarafını belli ediyor. Gürson’un gelenek üzerinden yaptığı ‘biçimcilik’ suçlaması ise idealist kökü itibariyle böylesi bir indirgenmenin hakkını verir cinsten. Belge’nin hakkını yemeye de hiç gerek yok; ‘Roman Tartışması’ adlı söyleşisinde Attila İlhan’ın roman tezleri bağlamında sorulan soruda öznelliğin, biçimciliğin kendi tanımları gereği bir sağcılık oluşturduğunu düşünmediğini söylemesi, en azından biçimcilikle politik görüşler arasında doğrudan bir bakış geliştirmediğini sergiler boyutta. Ama tabii ki 70’li yıllarla birlikte, Toplumcuların etkisiyle, toplumsalın gölgesi ağırlığını koyana kadar biçimcilik ile öznellik kavramları arasındaki ‘dumanlanmalar’ şiirde kendini iyiden iyiye hissettirecektir.

Cöntürk’ün Alan’a yaptığı maddi desteğe rağmen Gürson’un Cöntürk’e yaklaşımı çekingen ve kimi kez de tepkiseldir. Cöntürk, Haluk Aker’e yazdığı iki mektupta (7.6.89 ve 24.7.93 tarihli) Gürson’un Yordam Dergisi’ne mesafeli durduğundan bahseder: “Eser’in Yordam’a ısınamadığı açıkça (ama kibarca) görülüyor, yine de ben onlara hiç kırılmamışım, tersine, Alan’ın çıkışını ve sürdürülüşünü desteklemişim. Ben sizin kuşağın Yordam dışında da ürün vermesini istedim. Yordam bir tür savaşımcı idi, Alan değildi. Olsundu, yeter ki dişe dokunur ürün versindi.” İlerleyen satırlarda, Aker’in bazı noktalarda Alancılarla mutabık olmadığına dair izler var. Cöntürk o konuda itidalli davranırken: “çıkış yazılarında beni andıklarına göre biraz da onlardanım, ama çıkış yazısı onların benimle pürüzleri olmadığını gösteriyor. Peki eskileri kurcalamaktaki amacın ne?” der Aker’e, konuyu kapatmak ister gibidir. Aynı mektupta, Fanatik dergisinden bahsederken, Alan’a yeniden dönerek Fanatik’in de Alan gibi tavırsız olduğunu yazar. Sonraki mektubunda ise Gürson bahsinde: “Ama nasıl oldu da bana bir ara tepki göstermişti? Ben İngilizceye fazla önem verdiğim için mi? Yoksa onun Alan’daki arkadaşlarını ben görmezliğe geldiğim için mi?” demesi manidar. Görmezden gelinen arkadaşlardan birinin Murat Belge olması kuvvetle muhtemel. (Diğerleri de belki Ataol Behramoğlu ve Refik Durbaş’tır.) Belge’nin edebiyata ve eleştiriye bakışı Cöntürk’e taban tabana zıt idi. Aslına bakılırsa, Belge ile Gürson arasında da büyük ayrımlar söz konusuydu. Ama Cöntürk’ün radikalliği ile Gürson’un radikalliği arasında da farklar vardı. Gürson’un radikalliği Belge ile aynı dergide bulunacak kadar demokratik ve uzlaşmacı bir profil çizerken Cöntürk’ün, karşı olduğu düşünce ve öznelerden uzak durmayı tercih edecek bir ruh hâli içinde olduğu görülüyor. Bu ruh hâli, Cöntürk’ün uzun yıllara varan yalnızlığını ve küskünlüğünü açıklıyor gibi. Cöntürk’ün tek yönlü eleştiri biçimiyle Gürson’un çok yönlü bir toplanmayı ve bakışı arayan dergi deneyimleri bir araya gelemedi. Nitelikli bir edebiyatın yolunu açacak Alan’67 deneyimi hem Yordam dergisinin yarattığı etkiyle hem de yetmişlerin arifesinde politik etkilerle hızla heba edildi. Dergi parasızlıktan kapanır kapanmaz yazarlarının bir kısmı da soluğu aidiyet hissettikleri ve güvende oldukları Yordam’da aldılar. Çok yönlü bir edebiyat ve eleştirisi için yetmişlerin etkisinin bitmesi gerekecekti ki bu da Saklı Rönesans’ın ikinci bir dile gelişe kadar gecikmesi demekti. Cöntürk’ün tavırsızlık olarak gördüğü ve gösterdiği çok yönlü alternatif sanat teori ve pratiklerinin ‘çıkarsız’ bir zeminde ortaya çıkışları için dönemin geçerli olan anlayışlarının tükenişi, dönüşümü ve farklı olanakların ortaya çıkışı beklenecekti.

KAYNAKÇA

Alan’67 Aylık Edebiyat Dergisi, 1-4 Sayı (Nisan 1967- Temmuz 1967). İstanbul: Fatih Matbaası.

Kılıç, M.B. (2012). Saklı Rönesans- Türkiye Sol Edebiyat Hareketleri İçin Bir Hat. Ankara: NotaBene.

Cöntürk, H. (2006). Çağının Eleştirisi 1. Kitap, Haz. Ege Berensel. İstanbul: YKY.

Cöntürk, H. (2006). Çağının Eleştirisi 2. Kitap, Haz. Ege Berensel. İstanbul: YKY.

Cöntürk, H. (2015). Eleştirmenin Arzusu -Hüseyin Cöntürk’ten Halûk Aker’e Mektuplar (1968-2003). Haz. Eren Barış. İstanbul: YKY.

Belge, M. (2009). Sanat ve Edebiyat Yazıları. İstanbul: İletişim.

Bir cevap yazın

*