Mahşermatik

hata haritası bozuk pusula, kırık dümen,
kurtabol erzak ve sis ister
arananla değil bulunanla delirir insan
delirmekten gözleri çatlamış bir kaptan
isyanla yakar ateşini, kavgasını
çölle yapar: çalar, çırpar ve
terbiyesizliktir göğün altında karalar.
rüya afro-şimşir tarak, unutulan formül,
çıkmayan kir, seçilmeyen yüz, edilmeyen dua
nasıl da titrer insan, çağıldamış yanlışlığına doyunca.
ard arda vurur sahile, köpüklerin içinde kaybolan beyaz dişler.
dil dökülür, damak keza, ses tellerinin felaketindeki çığlık.

rüyada gelen gulyabanî
taşkınlığı ile hudut
sessizliğe guguk olup
çenesini bağlar, üzerine
soğuk bir bıçak koyup göğs kafesinin.

yirmi beş yıllık kalkınma
işe yaramaz dizelerle dolu maşina
tığıllığına mütait bir kare teslim eder
düzülkede sana, en çok sana,
doğru yuvarlanan bir boyut olma isteği
mantıksızca çatılmış afetlerle.

neye benzetilebilir, metaforlarında nemrut
benzetmelerinde zebur, gibilerinde çaresiz
aşkın, rektifiyesi bozuk yerlerine yağ
çıkık yerlerine merhem geceler, kırık yerlerine
bepantenimler sürülse, geçmeyecek, geçmez.

bir kere yaşayanın abdal,
çok kere yaşayanın mütehassas olduğu
çocukluğumdan geriye, çevrilmesi
imkansız bir bölüm canavarı gibi
kalan gözlerini, serçe parmağımdan
dalağıma kadar saran karanlıkla
kaplasam, yine de yetmez kainatın
kumaşı, teğelinden çatlar arzunun teğetinde
göz için kolay, dil için reddiye
kasnağı lanetli lif işleme.

bizi aynı sıraya koyan şey, Büyücünün
son lafı idi, son laneti, sonra Zaman’la
doldurdu ve her biri ayrı küçük lanetlerin
üzerine dikildi gözleri ile peşisıra cehennem.
cennette tatbikat, dünyada feraket, Araf’ta sirk
bileti çıkarıp da tekrar izlemek için cümbüşünü
dinazorlar, dev papatyalar, vahşi kumbaralar,
çatal dilli petunyalar, kaktüsler, tül gibi
katran kara elmasa dönüştü, dönüştüğü yerden koptu
koptuğu yerden birleşti ve yanlış kaynadı dünya
ki kemiği kıran fısıltıları ile delirtti en son
bakışından firar etmiş Huzur.

masalar kuantumdu, zarlar çelik, düşüş sıradan
yere yapışan bulut, tatlı inkâr, taksitli vesvese,
ığırmış peş, korutulmuş devran, epirilmiş kıtmir
gibi duran aramızda, dilimi bozan da oydu.
rayından çıkmış ışık hızında bir trenin talihi
ile bana çarpan. ne. var. i.s.. e
dağılıp gitmelerine doyup, boy verdi içimdeki nihaî
serseri. hiçlimatik gezmelerde, soğuk yastıklarında
misafir evlerinin bayramseyran sohbetlerinde ve
maaş için beklemelerinde sabırsız metropollerin
kazalarına doğru doğuran, çok sır kapılarından
tomarlarla kağıt boyayan da bendim sonunda.

ölümün elini tutamazsın, fakat bırakamazsın da
parklarda, bahçelerde ve dükkanlarda bi başına. ölüm
baştan ayak çirkin gargantua, fakat sığabilir
en küçük, en minik, en timik duyargalara,
unut beni diyen de odur, fakat asla unutma.
yanında taşırsın, parasını ödersin, otobüste, trende
cennete apar topar taşınan akran
tahliyesine sadece aşkın gideceği biçare beslemesi
tüm eşsiz ve dudak çatlatan mutlulukların.
ölüm dilin kemiği ve ancak aşkla iliklenir
içindeki zebellahın iri kılgın gözleri.

sonra eşyanın ölümüne kafayı taktım
sepsessizken duyulan seslerine şeylerin
irkilten diriliklerine cansızlıklarının
birkaç boyut atlamak için kuazarlar
birkaç evren atlamak için saçları tutuşmuş endamın
evrakı burada olmanın, anlam pimi çekilmiş
nemli, ıslak, kaygan diziliş. kahreden levazım.
99’du ve çok şairdim her sokakta, anarkisinde
tekinsiz adaların. şair olmak,
camdaki yansımanı bile düşman kılar
serinliğinde gölgesi gezinen apartmanların
isli yedek kuvvetlerine. salınmış enerki,
güneşin dünyaya bizzat gelip bakması,
kısmî ferç geçirmesi sebepsizliğin.

Serkan Işın, Buzdokuz 2, Kasım-Aralık 2020

Bir cevap yazın

*