Özgür Kuşun Eti

Hayriye Ünal.

Şairin kendini temize çıkarırken çıkarla lekelenmiş gördüklerini sebatla mahkûm etmeye çabalaması gerek. İnce bir dilim de kendisine ikram edildiği anda cayacağı tezlerle değil de ayakları sapasağlam yere basan savlarla. Minima Moralia’da Adorno, bu davayı imkânsız addetmiş. Akan suyun pislik tutmayışı gibi bir açıklaması var; ona göre ömür boyu süren hesaplılık, yahut sürüp giden çıkar hesabına adanmışlık; artık içtenliğe dönmüştür (Adorno, 224). İthamlarımızın bumerang gibi geri dönüp geleceği bir savaşa girmek gibi görülüyor, şiirin çıkarsızlığı. Oysa “tümüyle içerilmemiş adam” tanımı önemli; çağdaşlarımızın birçoğunun aksine güçlü enzimlerle parçalanıp dönüştürülmediğimiz için bu tartışmalı içtenliği sorgulayabiliriz. Dönüştürülmemek için kim olduğumuzu ilan etmek de bir önlemdir: Bu cevizi kıramazsın. Bu kuşun etini yiyemezsin. Bu kız sana gelmez. Tıpkı bu derginin doğma nedenleri gibi; aşağıdaki yazı da tavlanmama, teslim olmama, direnme, bağımsız kalma çabamızın, özgürlük aşkımızın bir sonucu.   

Amaçlar Krallığında Şairin Bir Maksimi Olarak Şiir                                

Şair, şiirini özerk/özgür şekilde yarattığından emin olmak isterse kendine şu kapsamlı soruları sorabilir: Soğukkanlı bir gözlemci olarak yaratma edimimi incelediğimde yaptığım işe soylu hareket nedenlerini ben mi yakıştırıyorum acaba? Şiir aşkım; tümüyle ben sevgisinden, belki ilgi düşkünlüğünden, yahut filan konumdaki eksikliğimi telafi etmekten, topluluğun onayını talep etmemden ibaret olabilir mi? Bedensel haz kaynaklarına ulaşmamı kolaylaştıran -aynı zamanda yüce görünümü koruyan- bir basamak olarak şiiri seçmiş olabilir miyim? Şiir, -müştemilatıyla birlikte- benim de isteyişim ve yerine getirişlerim doğrultusunda; himaye altına almak istediğim, hükmetmek istediğim bayağı ve gündelik gerçekleri, hem de süblimleştirerek kuzu kuzu ayağıma getiriyor olabilir mi? Bana doğuştan itibaren tarif edilen, namevcut olarak hissedip durduğum ama pekâlâ itiraf etmekten kaçındığım, gurur duymaktan vazgeçmediğim bazı aidiyetler şiirimin çıkma anını bozuyor olabilir mi? Kaç tekil veya çoklu özneye karşı nesneleşmeden, onlardan yana geçmeden öznelik konumumu koruyorum? Şiirlerimi üretirken çeşitli düşünsel parsellere ayrılmış kültür alanında kendime en yakın hissettiğim grubun suyuna gitme tuzağına düşüyor muyum?

Bu sorular, oldukça insani görünüyor. Ancak şairin maksimi olarak şiir, yalnızca şairin hodbinliği içinde değerlenebilir. Orada yasalaşamaz. Bir başka deyişle şairin “öyle hodbin öyle zayıf öyle sadece insan oluşu” her zaman bağışlanır, yaygın tutum olduğu için bunda bir sorun tespit edilmemiş olabilir. Sözlükler halis’i içten, samimi, saf, katışıksız olarak tanımlıyor. İyi bir tarif. Tam aradığımız şey. Halisliği araştıralım.

Kant akıl sahibi varlıkların “sırf araç olarak davranmamaları” ve “her defasında kendi başlarına amaç olarak davranmaları” şeklinde sistematik bir birlik tanımlar; buna “amaçlar krallığı” der. Amaçlar krallığında her şeyin ya “fiyat”ı ya da “değer”i olduğunu anlatır Kant. Buna göre fiyat’ı olan her şeyin eşdeğeri vardır.

“(H)er türlü fiyatın üstünde olan, dolayısıyla eşdeğeri olmayan değerlidir.” Filozof bu sistemi ahlak metafiziğini temellendirmek için anlatmaktadır (52). Şiiri, beceri ve ortaya konma biçimleri dışında doğması bakımından “eşdeğeri olmayan değer” kategorisine alıp tam da böyle bir statüdeyken şiir olarak anlıyoruz.

Kant fiyatı da piyasa fiyatı ve duygu fiyatı diye ikiye ayırarak inceler. Buna göre, “beceri ve çalışkanlığın piyasa fiyatı” varken “şakacı, nüktedan olmanın, canlı bir hayal gücüne sahip olmanın duygu fiyatı vardır.” (52) Bu ayrımın ışığında şiir, fiyatların konuşulduğu yere kadar “eşdeğer”leri üretilebilen bir şeyken “doğma yeri/gücü/itkisi” itibariyle eşdeğeri olmayan statüsüne yükseldiği sürece şiir olur. Şairin çalışkanlığı, becerisi, hayal gücü, şakacılığı vb. maharetlerin hepsi şiirin belli bir düzeyde olması ile ilgili bağlılaşık değerlerdir. Ancak bu değerleri birleştiren “iyi isteme” (guter Wille) yoksa ve şair, yaratırken -velev ki kendisi için yararlı bile olsa- üstü açık veya kapalı, çeşitli buyruklar alıyorsa eserinin çıkış ânı zedelenecektir. Eserin halisliğini bozan şeylerin tümüne birden yabancı unsurlar diyebiliriz. Pamuk yağının bir başına kötü bir gıda değilken zeytinyağının halisliğini “başka bir şey” olmakla ortadan kaldırdığı gibi. Şiirin doğuş anına müdahale eden “başka niyetler/buyruklar” da şiirin halis olmaya yönelik yapısını çözer, şairin tüm becerisine, cambazlığına, bilgisine rağmen şiiri “başka bir şey için” kılar. Ortaya koyduğumuz bu ayrım, eleştirinin bir konusu değildir; dolayısıyla sözlerimden bir “intentional fallacy” içine düştüğüm sanılmasın; bu ayrım, ölçülebilir veya gözlemlenebilir olmadığı nadir şartlarda bile şairin iç dinamikleri açısından önemlidir. 

Eser ancak ve ancak Katışıksız ise Halis

Şaire kendini kontrol için halisliği bozan madde olarak doğrudan dünyevi çıkarlar ima eden soruları önerdik. Sanat dünyadadır, dünyevidir, dünyasaldır- fakat şu ya da bu saikle yüceltilmiş görünen çıkarların da gözden geçirilmesi gerekir. Önce niyetlerin bir eseri etik bağlamda sağlam teklifler sunsa da estetik anlamda o sağlam yere iletemeyebileceğini, bunun bir yol yordam sorunu olduğunu anımsatalım. İkinci olarak estetik düzlemde sağlam yere erişmemiş eserin duruş olarak bizatihi bir etik abidesi kesilse ve samimiyetten patlasa bile ‘kötü beğeni’ ile lekelendiğini ve sanatsal açıdan “ayıplı” olduğunu -bir kez daha- iddia edelim. Ara başlığımızın önermesini böylece doğrularız. Katışıksız bir niyetle kâğıttan, tuvalden veya taştan bir yüzeye yükselen biçim, biçimlerin bileşkesi olarak yolu yordamıyla birlikte özgün-bir-biçim olmuş mu?

Özgünlük parçalar düzeyinde -çoğunun gençken yanılıp bir süre inandığı- romantik bir masaldır. Bizim özgünlük deyince anladığımız, binlerce yol arasından seçilmiş bir birleştirme özgünlüğüdür. Bold soruyu buraya alıyorum: Olmuş mu? Yani eser olmuş mu? Cevap “Olmuş” ise kim yanıtlıyor? Ülkemizde bu sorulara “kısa şiir tarihimiz” bakıyor. Kanon sözcüğünün kullanıldığı dillerde dinsel geçmişle iç içe geçmiş kapsamlı şiir tarihleri var. Şiir tarihinin elimizdeki -şairin bizzat kendi bağımsız şuuru dışında- neredeyse tek “yüce” otorite olduğunu itiraf edelim. Ve ona yön veren muhtelif ağızlara odaklanalım.

Kim ve ne şiir tarihine malzeme sağlar? Böylece şair, şiirine “olmuş” densin diye kendini kimlere beğendirmek ister? Bunu aşağıda ayrı bir bölüm açıp konuşacağız. Şairin bir insan olduğunu unutmadan şiir beğendirme arzusunun frenlenip frenlenmeyeceğini de o bölümde tartışalım. Şimdilik içinde olduğumuz bu bölümün sonucu: Şair kendini kime beğendirmek isterse istesin, beğendirme/beğenilme isteği -birçok şekilde meşru bile sayılsa- eserin katışıksızlığına yönelik bir suikastçı gibi hareket eder. Bu istek de yaratmayı kışkırtan saikler de içe aittir, beğenici göz dışa aittir. Evet “dışarıyla her türlü ilişkinin ‘mantığı’ son derece karmaşık ve şaşırtıcıdır.” Şair öznenin, -Derrida’nın Of Grammatology’de bulguladığı- “hatalı çıkışlar”a yönelmesindeki ihlallerden ise “kesinlikle sistemin gücü ve etkililiği” mesuldür (tırnak içi ibareler Derrida; akt. Newman, 213). Her zaman teorik boşluklar vardır. Boşluklar şairle sistem arasında çekişmeli bir alan oluştururlar. Sistemi çözmek yetmez, sistemi yeniden yeniden çözmek, boşluklara âdeta enerjisini kendisi üreten birer erke dönergeci yerleştirmek gerekir. Demek ki teorik çaba, masum ve dirençli bir enerji kaynağı olarak şairin sisteme karşı tekil mevcudiyetine güvence oluşturabilir.  

Jürinin Tartışma Biçimleri: Şiir Tarihinin Refleksleri

Şiir tarihi, edebiyat tarihinin; o da, genel tarihin bir şubesi gibi ifada bulunur. Gottfried Ben “… güçlü olan tarihin ne olduğuna karar verir. Tarih budur! Ecce historia!” demiş. Ece Ayhan, tarihi sarışınların lehine karaşınları ekarte eden bir mekanizma olarak tanımlıyor. Haklı mı haklı. İzzet Yasar “Bu tarihi kim yazdı yavrum” diye sorar. Karl Popper insanlık tarihi denen şeyin esasen “siyasal kudret tarihi” olduğunu hiç de boş yere vurgulamaz. Bu “Büyük Adamlar Tarihi” der Popper, “en kötü içgüdülerimizden birinin, kudrete ve başarıya tapınma yatkınlığının etkisiyle doğruluğuna inandığımız bir masaldır.” (Popper, 556)    

Tarihin handikapları ve adalet mekanizmasının işleyişi hakkındaki şüphelerimizi saklı tutarak ana konumuzdan uzaklaşmadan belirtelim: Öyle veya böyle şiir tarihi (sistemin bizzat kendisi olarak) birtakım seçimlerle ilerler ve şairleri önem sırasına koyar, sıralar, birilerini yok eder. Bu güç, bugün de gözlendiği gibi bazen mecra değişimlerinin sıklaştığı zamanlarda veya hızlı politik değişim zamanlarında şiir tarihinin elinden kitleye doğru kayar. Ama şiir tarihi yine halen üst kavramdır ve onun uzantıları olarak politika da, kitle de rollerini -şiir tarihinin bilgisi dahilinde- arttırmış olurlar. Şiir tarihi, yüce veya değil çıkarları belirleyen şemsiye kavramdır.

Son tahlilde şiir tarihinin sahip olduğu bu güç, aşırı belirleyici görünse bile bir de biz ona ekstra belirleyicilik yükleyip bireysel çabaların, bizimkisi gibi yaratmayı erdemli bir çıkarsızlıkla donatmayı iş edinenlerin çabalarının sulandırılmasına izin vermeyelim. Ölüm sonrası hükmü/nihai hükmü verecek olan her kim olursa olsun esere dair şairin kendi hükmünün de/eserin ürettiği örnek hükmün de yürürlükte olduğunu bilen kimseler olarak kalalım.

Nietzsche “Tarih aşırı bir güç kazanırsa yaşam parçalanır ve soysuzlaşır.” (74) şeklindeki olağanüstü saptamasını yaptığı Tarih Üzerine adlı yapıtta bu soysuzlaşmaya karşı “tarihdışı” ve “tarihüstü”yü panzehir olarak önerir (183). “Tarihin aşırılığı yaşamın biçimleyici, yoğurucu (plastik) gücünü zayıflatmıştır.” (182) Tarihdışı’nın nasıllığı özellikle bizim açımızdan önemlidir: Bu sözcükle Nietzsche “unutabilme ve sınırlı bir ufuk içine kapanıp kalma sanatı ve gücü”nü (183) kasteder. Âdeta şiir tarihi düşüncesini ufuktan kaldırtarak şaire belki de bir çocuğun fütursuzca sokakta oynaması gibi trans hâlde çalışmasını önermektedir. Sınırlı bir ufuk içinde konsantre çalışmak, tarihin “geleceğin kökünü kazıyan” ve şairin hayallerini kurutan egemenliğine meydan okuyacak bir yeğinlik şeklidir.

Şemsiyenin Altındakiler

Belli ki yetenek, arzu ve idealler dışında şair ve şiir tarihi şeklinde iki öznenin irade savaşı da şairin ürününü etkiliyor. Yukarıda yanıtlamak için buraya bıraktığımız sorular şöyleydi: Kim ve ne şiir tarihine malzeme sağlar? Böylece şair, şiirine “olmuş” densin diye kendini kimlere beğendirmek ister? Şiir beğendirme arzusu dizginlenebilir mi?

Şair, hakkındaki yargıyı şiir tarihinin vereceği fikrini kabul etsin etmesin, bununla pasifize olmayı reddedip şiir tarihinin bizzat faillerinden olacağını ve şiir tarihinin denetlenebileceğini görebilir, umabilir. Böyle salt kendi konforu/kendi arzuları için değil de bizzat “şiir için” düşüncesiyle bunu yapmaya yönelebilir. Yolu üzerinde şairin, -insan olması sebebiyle- yüreklendirilmeye, pohpohlanmaya ve hatta itilip kakılmaya ihtiyacının olması; şiir için doğru yapmayacağı anlamına gelmez. Bunun için karşısındaki kaotik özneyi tanıması gerekir. İrade savaşı başlamadan evvel, şiir tarihi bir jüridir. Kurumsallaşmıştır. Akademiyi yutup hazmetmiş, posayı akademiye bir süre üzerinde konuşsunlar diye iade etmiştir; on binlerce kişinin geçimini sağlar. Yalnızca Tanpınar sayesinde karnı doyan yüzlerce kişi mevcuttur. Şiir tarihi, eleştirmenleri senelerce çalıştırmış, ürünlerini ölümleri akabinde metaa çevirip yayıncılık ticaretine devretmiştir. Bürokrasiyi dize getirmiştir, şiir tarihi tarafından kendisine Halkla İlişkiler (PR) hizmeti sunulan herhangi bir şairin adı karşısında hürmetle düğme iliklemeyecek bir bürokrat yoktur. Millî Eğitim’in organları, öğrenciye sunulacak kitap-kırtasiye içeriğini başka edebiyat ürünlerinin yanı sıra şiir ve şiirin yan ürünleriyle temin eder.

Şiir tarihi, şairi ve şairin adını birbirinden itinayla ayırarak muamele eder. Hani en çok hizmet sunduğu şair bile bir çukurda gencecik ölmüştür, “ikinci ölümü”nden lütfen çekip çıkarmıştır onu tarih, adını korumaya alarak. Açık ki kendi olarak şair bundan gram yarar görmedi. Keyfini hissetmedi, hazzını yaşamadı, onun bedensel varlığı acı içinde tükendi. İkinci Ölüm [La seconde mort] der Lacan, “dönüşmeyle, kuşak devrimiyle ve bozuluşla hatta tarihle ilgisi olan her şeyi askıya alan gösterensel kesintinin/kopukluğun [la coupure signifiante] saf radikalliği olacaktır.” (akt. Kütahneci) İkinci ölüme izafeten ikinci hayat diyebileceğimiz “isimlerin hayatı”, bir şairin dünyasal çıkarlardan öte gördüğü, kendini yaza yaza var ettiğini hayal ettiği bir Strulbrug diyarıdır. Sahi bir Strulbrug diyarı var mıdır?

(Küresel ve dijital dünyanın yeni talepleriyle birlikte içerik üretimi için “şiir”in webde de tuhaf tuhaf biçimlerde ve konvansiyonel şekliyle -yeni yaratıcılık üretmeksizin de- işe alındığını görüyoruz. Şiir tarihi, yerini henüz dört başı mamur şekilde tanımlanamayan küresel diktatöre bırakmakla bırakmamak arasında gidip gelmektedir. Bu değişim, başka bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı olduğu için şimdilik yalnızca “şiir tarihinin sonu” gibi eskatolojik söylemlere hemen pabuç bırakmamak ve “dilsel yoksullaşma”yı dijital gelişmenin zorunlu ve pek şaşaalı sonucu ve görselliğin zaferi kabul edecek safdillikten uzak durmakla yetinip geçmeyi öneriyorum. Anımsayalım “tarihdışı” kalmakla yükümlüyüz. Her gelişme ve tepeden inme her politika tarihin ta kendisidir.)

Şair ise yolun başında sanatıyla kültüre, tarihe, folklora meydan okuma hissiyle kuliste bekleyen ve bu arada bu bileşiğe burun kıvıran kişidir. Şiir tarihinin aslında olmadığını bilmesi, o heyulanın bileşen bilgisine sahip olması, şiir dünyasının parabatik kapasitesine çabuk ayması beklenir. İzleyicisi ve oyuncusu olduğu sahnenin balkabağına dönüşmesinden evvel “Vay, çok katmanlı bir illüzyon!” diyebildiyse bizce ümit var.

Şiir tarihi çeşitli unsurlardan oluşan bir jüri iken jürinin hukukta “hangi tarafın avukatının daha iyi olduğunu seçen topluluk” olduğu aforizmik bilgisini de -hınzırca- unutmayalım. Demek ki şiiri yazmamız yetmez; ölümüne savunmamız da gerekecek. Çıkarsızlık bilinci, savunma tarafının masumiyet karinesidir. Şiir tarihinin barındırdığı mafyos oluşumlar: ideolojiler. Jüriye şantaj yapan ideolojilerin şerrinden de şair, yalnızca ve yalnızca çıkarsız eylemleri sayesinde emin olabilir. 

Şairin içsel özgürlüğünü zedeleyen ama genelde kendi arzusuyla teslim olduğu bir “şiir tarihi organı” daha var. Genelde önemi unutulur: Nekropolis. Seçilmiş ölülerin ağzı. Anıtlar yurdu. Ulular falan der o bazen. Evet kendi seçer ama seçim anındaki kompleksleri nelerdir? Evet kendi seçer ama niçin haymatlos olmayı değil de yurt tutmayı istiyor? Dil dışında yurt aramak, yakın aramak, kök salmayı arzulamak, uçuşmaktan duyulan bu kaygı niçindir? Şair, şiir tarihinden öğrenilmiş bir eylem olarak, yani bir çırak olarak geleceğe kalma adımının geçmişten güç almak olduğunu bellemiştir. İşler veya işlemez bu afaki ve pek ünlü Möbius şeridine diyecek sözüm yok. Buradaki sorun, şairin şayet şiir sırası cidden ondaysa ve ışık onun masasını aydınlatıyorsa ve onun bir balıkmış gibi ölümü unutup çalışması beklenirken saldığı köklerle, ölüleriyle, tarihsel benzerleriyle, kolektifleşme çabasıyla, nekropolde çizdiği patikalarla birlikte kendini şair olarak tanımlamasıdır. Kendisi için bahislerin açık olduğunu ihmal edip farkına varmaksızın ölülerin rehinesi olmuştur.

Rağmen Şiir: Tekhne ve Özgürlüğün O Muhteşem Anlamı

Sartre “Özgür olmak demek, sürekli bir biçimde özgürlük duruşmasında yer almaktır.” der (597). Demek ki patrona rağmen, güce rağmen, geçim telaşına rağmen, geleceğe atılmadan, geçmişten medet ummadan, burada ve şimdide kalmak. Takasa yanaşmamak. Potlaç bile anlaşmadır, daha ötesine geçmek; egemenlik arzusuyla “veren el” statüsünde durmamak. Bütün anti-yetenek söylemlere rağmen yeteneğe yaslanmak. Çünkü yetenek halislikle sınırdaştır; sorsak bütün felsefe bunu bize hemen der.

Tarihin dayattığı “his story”lere, “majör” şair imgelerine rağmen, boy boy şairden mesihlere, putyıkıcılık putuna, yeni-emen-geleneğe, gelenek-bozan-ciciye rağmen zincirde bir halka olmayı reddetmek. Bir şey var: Özgürce yaratma tutkusu. Varsa var. Kimse onu size öğretemez. Picasso’ya sorsak o da tereddütsüz diyecektir: “Yeni bir resme her başlayışımda kendimi boşluğa atıyormuş gibi bir duyguya kapılırım. Ayaklarımın üstüne düşüp düşmeyeceğimi hiçbir zaman bilemem. Yaptığım şeyin etkisini değerlendirmeye ancak daha sonra başlayabilirim.” (akt. Haşlakoğlu, 210)

Çünkü Picasso da tüm özgür ruhlar gibi doğuştan bilir, önseziyle bilir, “kabul” isteği, arzusaldır, özneyi dışarıda bırakıcıdır, bakıldığı sürece “bakılan”, bakıştan özgürleşemez. Eleştirinin kocaman gözleri var: Şaire bakıyor. Toplumun iştahla tüketen ağzı var, şairi bir lokmada yutuyor. Direnen tarafı, şairin kendinde en sevdiği şeyi abject olarak ortaya geri bırakıyor. Sansürün koca delikli eleği var, çarpa çarpa eliyor. En kaba, en sevmediğiniz şeyiniz, en külüstür bulduğunuz, yontmadığınız için orada öylece duran üretiminiz o delikten düşmüyor ve kabule layık görülüyor. Verin onların olsun!

Özgürsem her dakika özgürlüğümü yeniden hak ve idrak ediyorum. Sorumluyum, savsaklayamam; ama bu beni “biri” yapsın diye umamam. Hiçkimseyim, herhangi biriyim ve böyleliğimde şiir yazıyorsam bunu özgürlüğüm içinde seçtim ve bunun yadsınamaz tek failiyim. Kimse şiir yazmamı benden istemedi, kutsalın yankısını duyduğunu ileri sürenlerden kuşku duyun. Böyle bir treuga dei yok; yükseğe düşmek var. “Şairim” diye ant içip kendimle de masaya oturmam, bu da beni kendi andıma tutsak eder. “Nasıl şair oldum” hikâyesi anlattırırlar, gazetelerde, yayınlarda; bu, şair yaşamının yerel varlık vergisidir. Sebatkârlık hikayesi gibi gösterilmesine razı değilim; özgürsem her anlatışta “olup biten” şair-ben ile “sürüp giden” proje-ben arasındaki yolu, çakılıp kalmadığımı o konuşmaya derç ederim. İsmim sözleşmedir; ismimin üzerinde yüksek gerilim hattında bir kuş gibiyim ve kuş ipte mıhlansın istemem. Şöhretim bana “sana yakışmaz” dedikleri angajmanlar icat eder, özgürsem şöhretimin buyruklarını çiğneyebilirim. Bazı eleştirmenler, hoşuma giden şekilde üslubumun niteliklerini saptamışlardır; özgürüm, o hâlde üslup parmaklıklarının önünde öylece bekleyemem. Severler, sevgi dikenli tel olup beni sevilen şiirime mahkûm etmeye çalışır; özgürsem sevgiye karşı da düşmana kaldığım kadar kayıtsız kalabilirim. Kıvancımdan şüphe ederim, avutulduğuma dair içime bir kurt düşer, şiirime nazik övgüler, aklımı küçümsüyor gibi gelir. İyi bir şiir yazdığımı sandığım anda bile içim daralır; çünkü “iyi” ile hiçbir anlaşmayı imzalamadım, iyinin sabit bir yasası yoktur, her şiirde yasa yeniden icat edilir. Özgürlüğüm içinde seçtiğim şiir yazma eylemimin ereklerini -iyi şiirin kendisini- elde ettiğimi hissetmiyorsam hiçbir onayın yükümü hafifletmeyeceğini, bunu tek başıma taşıdığımı bilirim.    

KAYNAKÇA

Adorno, T.W. (2014). Minima Moralia içinde “Who is Who”. 8. Baskı. Çev. Ahmet Koçak, Orhan Doğukan. İstanbul: Metis.

Benn, https://tr.wikiquote.org/wiki/Gottfried_Benn

Haşlakoğlu, O. (2016). Platon Düşüncesinde Tekhne. Bursa: Sentez.

Kant, I. (2015). Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi. 6. Baskı. Çev. İoanna Kuçuradi. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.

Kütahneci, M. (2009) MonoKL – Lacan içinde “Lacan et la Mort”. Çev. H. İlksen Mavituna, ss. 476-477. Sayı: VI-VII (Yaz).

Newman, S. (2014). Bakunin’den Lacan’a Anti-Otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu. 4. Baskı. Çev. Kürşad Kızıltuğ. İstanbul: Ayrıntı.

Nietzsche, F. (1996). Tarih Üzerine. 3. Baskı. Çev. Nejat Bozkurt. İstanbul: Say.

Popper, K.R. (2017). Açık Toplum ve Düşmanları. 5. Baskı. Çev. Mete Tunçay, Harun Rızatepe. Ankara: Liberte.

Sartre, J. (2018). Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi. 9. Baskı. Çev. Turhan Ilgaz, Gaye Çankaya Eksen. İstanbul: İthaki.

Buzdokuz Sayı: 1, Eylül-Ekim 2020.

Bir cevap yazın

*